27 Haziran 2013 Perşembe

2013 Bahar Milletlerarası Hukuk-II BÜTÜNLEME Sınavı Model Cevaplar



T.C. ERCİYES ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
2012-2013 Akademik Yılı MİLLETLERARASI HUKUK – II:
Bahar Yarıyıl Sonu BÜTÜNLEME Sınav Soruları 26 Haziran 2013, 11:00-12:45


1.) Uluslararası Adalet Divanın yetkisinin dayandığı esaslar nelerdir? Örnekler ile tanımlayınız. (10 p)

MODEL CEVAP: UAD'nın yetkisinin dayandığı esaslar iki türlüdür: a. Devletler arasındaki uyuşmazlıklara bakma kapasitesi + b. Tavsiye niteliğinde kararlar verme kapasitesi

a. Çekişmeli davalardaki yetkinin esasları nelerdir?
UAD Statüsüne göre, sadece devletler Divan önünde çekişmeli davaların tarafı olabilir ve Divan'nın bu tür davalardaki yetkisi ilgili devletlerin rızasına tabidir.

Rıza Prensibi: UAD'nın önüne gelen bir davaya karışan bütün devletlerin rızası gerekir, yoksa Divan'ın karar verme yetkisi de yoktur. Teamül kuralı olarak teyidi için 1923 tarihli Doğu Carelia davasında UDAD'nın tavsiye kararı.
UAD Statüsünün 36 (1). md göre, UAD yetkisi, davaya taraf olan devletlerin rızasına dayanır. Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Rwanda arasındaki 2006 tarihli Kongo Ülkesindeki Silahlı Faaliyetler davasında, UAD yetkisinin daima davaya taraf olacak devletlerin yetkisine dayanması gerektiğini söylemiştir.

aa. Rızanın ifade edilme yolları nelerdir?

1. Tahkimname: Uyuşmazlığa taraf olan devletler arasında yapılan bir hususi anlaşma ile uyuşmazlıklarını Divan'ın yetkisine sunmalarıdır. Bu hususi anlaşmaya compromis denir.

2. Yetki maddesi (tahkim kaydı): Bir uluslararası andlaşmada bulunan yetki maddesi (compromissory clause) ile, eğer andlaşmanın uygulanması veya yorumundan ötürü bir ihtilafın vuku bulması halinde, ihtilafa taraf devletin tek taraflı olarak bunu UAD'na sunması ve diğer sözleşmeci devletlerin bu zorunlu yetkiyi (andlaşma hükmü) ile kabul etmiş olmasıdır. Bu modern çok taraflı andlaşmalarda yaygın bir çözüm yöntemidir. Örneğin, Bosna Herzeg ve Yugoslavya arasındaki 1996 Soykırım Sözleşmesinin Uygulanması davasında, UAD'nin yetkisi 1948 Soykırım Sözleşmesinin IX. md'sine dayandırılmıştır.

3. Forum Prorogatum İlkesi: Divan önünde tek taraflı başvuru ile açılmış bir davada, davalı devletin açık veya üstükapalı (zımni) olarak rızasını vererek Divanın yetkisini sonradan (dava açıldıktan sonra) tanımasıdır. Bu eylem, işlem veya beyanla olabilir. Davalı devletin, sadece Divanın yetkisine itiraz etmemiş olması yetmez ama gerçek bir rızanın olması gerekir. Bu durum divanın içtihatlarında çok ender görülür: 1927 Filistin Mavrommatis Imtiyazları davası, 1928 Polonya'nın Yukarı Silesia'da Azınlık Hakları davası ve 1948 Korfu Boğazı davası var olan üç örnektir.

4. Zorunlu yetki (optional clause): UAD Statüsünün 36(2)&(3). md'si uyarınca Divan'ın yetkisinin ihtiyari beyanla kabul edilmesi durumudur. Bu durumda bir hususi anlaşma yapılmasına gerek kalmadan Divan'ın yetkisi ipso facto zorunlu olarak aşağıdaki durumları içeren bütün hukuki uyuşmazlıklar bakımından tanınmıştır:
* bir andlaşmanın yorumlanması
* bir uluslarası hukuk meselesi
* bir uluslararası yükümlülüğün ihlalini oluşturan herhangi bir olayın varlığı
* bir uluslararası yükümlülüğün ihlali için yapılması gereken tamirin niteliği ve kapsamı
Devletler, Divan'ın yetkisini tanıdıklarına ilişkin tek taraflı beyanlarını BM Genel Sekreterliğine verirler. Bu güne kadar 66 devlet bunu yapmıştır ve aralarında İngiltere dışında başka bir Güvenlik Konseyi daimi üyesi yoktur.
Bu beyanın hukuki etkisi,
* Her ne kadar beyan tek taraflı ise de, Divan'ın yetkisini böyle bir ihtiyari beyanla kabul eden devletler arasında iki taraflı bir ilişki doğurur.
* Divan bir kez davayı ele aldıktan sonra, beyanın geri çekilmesi davayı sona erdirmez.
* Karşılıklılık ilkesi: Divan'ın zorunlu yetkisini kabul bir devlet, bunu sadece aynı yükümlülüğü kabul eden diğer devletler ile ilişkileri bakımından sınırlı olarak yapmıştır. 36(3). md'e göre, ilgili devletler beyanlara çekince koyup koymamak kadar, hem yetkiyi tanımanın karşılıklılığı ve hem de zaman boyutu bakımından istedikleri çekinceyi koymakta serbestirler.

b. UAD'nın Tavsiye Niteliğinde Karar Verme Yetkisi
96(1). md uyarınca, BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi UAD'na tavsiye niteliğinde görüş sorabilirler.
96(2). md uyarınca, BM'in diğer organları ve özel teşkilleri aynı şeyi BM Genel Kurulu tarafından kendilerine verilen yetkiyle yapabilirler.
Yakın geçmişteki en önemli iki örnek, 2004 tarihli İsrail tarafından İşgal Altındaki Filistin Topraklarında Duvar İnşa Edilmesinin Hukuki Sonuçları Davası ve 1996 tarihli Nükleer Silahların Kullanılması ve Tehditinin Hukuka Uygunluğu Davasıdır.
Unutulmaması gereken, UAD'nin yetkisi herhangi bir uyuşmazlığı çözmek değil ama sadece kendisine sorulan soru hakkında hukuki mütalaa vermektir. Bu yüzden talepleri her zaman red etmek hakkına sahiptir.

2.) A devleti, komşu B devletinde üstlenen bir uluslararası uyuşturucu kartelinin kaçakçılığına maruz kalmıştır. A devletinin güvenlik güçleri, kartelin uyuşturucu madde üretim tesislerini imha etmek üzere, rızasının hilafına B devletine girmişlerdir. B devleti derhal meseleyi BM Güvenlik Konseyine götürür ve Güvenlik Konseyinden bozulan uluslararası barış ve güvenliğin yeniden tesisi için müdahale etmesi ister.
Güvenlik Konseyinin alması beklenen tedbirler nelerdir? Örnekler ile açıklayınız. (15 p)

MODEL CEVAP: BM Güvenlik Konseyinin önüne iki devlet arasında silahlı çatışma durumu gelmiştir. Olayda A devleti, uluslararası kaçakçılık yapan bir kartelin uyuşturucu madde üretim tesislerini yok etmek için güvenlik kuvvetlerini B devleti ülkesi içerisine göndermiştir. Burada Güvenlik Konseyinin uluslararası barış ve güvenliği temin etmekteki rolü sorulmaktadır.
Güvenlik Konseyi için ilk yapılması gereken, mevcut durumun barışı tehdit eden, barışı bozan veya saldırı fiilini oluşturan bir durum olup olmadığını BM Şartının 39. md'si altında tespit etmekdir.
Bu üç kategori içerisinde barışın tehdit edilip edilmediğinin tespiti, Güvenlik Konseyi tarafından uygulamada en sık başvurulan yöntemdir. Çünkü hukuki tanımlamaya en az elverişli ve dolayısıyla en çok siyasi esneklik içeren tespit şeklidir. Güvenlik Konseyi sadece uluslararası barışı değil ama bölgesel barışı tehdit eden pek çok durumu bu kategoride değerlendirmiştir; öyle ki bazı devletlerin içerisinde meydana gelen sivil ve hatta sosyal ayaklanmaları barışın tehditi olarak görmüştür. Örneğin, Somalya'daki iç savaş hakkındaki 1991 kararı, Haiti'de demokratik yollarla seçilen hükümete karşı tehdit hakkındaki 1993 kararı ve Sudan'nın Darfur eyaletindeki iç karışıklıklar hakkındaki 2004 kararı. Özellikle 11 Eylül 2001 tarihinden sonra bütün terör eylemlerini her şekilde uluslararası barışın tehditi olarak tanımlamıştır. Hatta Kuzey Kore'nin nükleer denemelerini ve uzun menzilli füze faaliyetlerini 2009 tarihli bir kararında uluslararası barış ve güvenliğe tehdit olarak görmüştür.
Buna karşılık sadece dört olayda uluslararası barışın bozulduğuna karar vermiştir: Kuzey Kore'nin Güney Kore'yi işgal ettiğine ilişkin 1950 tarihli kararı, Irak'ın Iran'ı işgal ettiğine ilişkin 1982 kararı, Arjantin'in İngiliz Falkland Adalarını işgal ettiğine ilişkin 1982 kararı ve Irak'ın Kuwait'i işgal ettiğine ilişkin 1990 kararıdır.
Durumun saldırı fiilini teşkil etmesinin tespitinde BM Genel Kurulunda 1974'de kabul edilen 3314 sayılı Saldırının Tanımı Kararı yol gösterse bile, bu tanım meselesi uluslararası suç oluşturduğu için fevkalade tartışmalıdır. Bu yüzden Güvenlik Konseyi şimdiye kadar sadece üç devleti saldırgan ilan etmiştir: Israil, Güney Afrika ve Rhodesia.
Bu tespiti yaptıktan sonra, durumun vahametine göre,
ya BM Şartının 7. bölümü altında bir tavsiyede bulunmadan veya tedbir kararı almadan önce, 40. md uyarınca durumun kötüleşmesini önlemek üzere geçici tedbirlere karar verebilir; ki bunlar genellikle ateşkes ve geri çekilmedir;
ya da 41 ve 42. md'ler altında uluslararası bariş ve güvenliğin korunmasına ilişkin ne tür tavsiyelerde bulunacağına veya hangi tedbirleri alacağına karar verir.
41. md ile Güvenlik Konseyi, silahlı kuvvet kullanmayı içermeyen tedbirlerin üye devletler tarafından uygulanmasına karar verebilir. Bunlar kısmen tamamen ekonomik ilişkilerin kesilmesi, demir yolu, deniz yolu, posta, telgraf, radio, ve diğer iletişim ile diplomatik ilişkilerin kesilmesi olabilir. Örneğin soğuk savaş döneminde 1966 Rhodesia'ya karşı alınan tedbirler ve 1977'de Güney Afrika Cumhuriyeti'ne karşı alınan tedbirler. Veya yakın zamanda Irak, Yugoslavya, Liberya, Sierra Leone, Iran ve Kuzey Kore'ye uygulanan ekonomik yaptırım ve ambargolar.
Eger bu seviyede tedbirler başarısız olursa, bu durumda 42. md altında uluslararası barış ve güvenliğin korunmasını sağlamak için, hava, deniz veya kara güçleri kullanmak suretiyle her türlü gerekli tedbirleri alabilir. Bu tür tedbirler, üye devletlerin hava, deniz ve kara kuvvetlerinin albuka ve diğer operasyonlarını da içerir. Gerçekte bu hükmün lafzen kullanılması 7. Bölüm altında BM ordusunu gerektirdiği için, örneğin bir Kore savaşı (1950) veya Irak'a karşı Körfez savaşı (1990), Güvenlik Konseyinin bu madde ile bir veya bir grup devlete yetki vermesiyle olmuştur. Soğuk savaş sonrası uygulamalarında NATO, Afrika Birliği, Amerikan Devletleri Örgütü gibi bölgesel örgüleri de 7. Bölüm uyarınca yetkilendirdiği görülmektedir.

BM daimi ordusunun kurulamaması yüzünden, bu husustaki olağan uygulama uyuşmazlığa taraf olan olan A ve B devletlerini BM Barış Gücü bulundurmaya ikna etmek olurdu. Bu bakımdan barış gücü, Kıbrıs ve Kongo gibi ihtilaflarda başarıyla kullanılmıştır.

3.) X devletinin açık denizlere kıyısı vardır ve deniz ülkesine sahiptir.
Deniz ülkesi nedir? Genişliği ve sınırları nasıl belirlenir? Hukuki statüsünün tabi olduğu rejim nedir? (15 p)

MODEL CEVAP: Devletin deniz ülkesi, coğrafi bakımdan bir bütün olan denizin kıyıya bitişik kesimidir. Devletin deniz ülkesi, kara ülkesinin kıyısından itibaren karasularının dış sınırına kadar olan deniz kesimlerini içerir. Bu deniz kesimlerine iç sular ve karasularının yanında, takımada suları ve boğazlar da dahildir.

Devletin deniz ülkesinin sınırları ve deniz kesimlerinin hukuki statüsü uluslararası teamül hukuku ile bir dizi andlaşmalar ile oluşturulan rejime tabidir. Bunlar 1958 Cenevre Sözleşmeleridir: Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi, Kıta Sahanlığı Sözleşmesi, Açık Denizler Sözleşmesi, ve Açık Denizlerde Balıkçılık ve Canlı Kaynakların Korunmasına dair Sözleşmedir. Cenevre sözleşmeleri, Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı sonunda imzalanan 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ile yenilenmiştir.

*İç sular, karasularının iç sınırı ile kara ülkesi arasında kalan deniz kesimidir. Karasularının iç sınırı yani iç suların bittiği yer, ‘esas hat’ ile belirlenir. Esas hattın berisindeki kara ülkesi kıyısına bakan deniz kesimi iç sular; ötesinde açık denize doğru uzanan kesimleri ise karasularıdır.

Kara ülkesi sahillerinin düz olduğu hallerde, esas hat (taban çizgisi) kıyının suların en çok çekildiği noktasından geçer. Kıyının fazla girintili çıkıntılı ve parçalanmış olduğu veya kıyının hemen yakınında adalar, sığlıklar veya kayalar bulunduğu hallerde, kıyının uygun noktalarını birleştiren ‘düz hatlar’ esas alınarak saptanır.

İç sular kara ülkesinin deniz ülkesindeki bütünleşmiş uzantısıdır ve hukuki rejimi devletin kara ülkesine tabidir: devlet kara ülkesinde sahip olduğu tam ve münhasır egemenliğe sahiptir ve kara ülkesindeki yetkilerini aynı şekilde kullanır. Bunun  tek istisnası, ciddi tehlike veya zaruret halinde iç sularda sığınma arayan gemilere verilen haktır.

**Karasularının genişliği hususunda 3 milden 200 mile kadar uzanan talepler tartışmalar yaratmıştır. 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesinde devletlerin kendi karasularının genişliğini esas hatlardan itibaren 12 deniz miline kadar saptama hakkını kabul etmiştir. Ancak bu azami genişliktir ve kıyıları yanyana ve karşı karşıya olan devletler arasında karşılıklı anlaşma ve belli kurallar çerçevesinde sınırlandırmayı gerektirir.

Sahil devletinin karasuları üzerinde egemenliği, deniz yatağı, yer altı ve üstü ile üzerindeki hava sahasına teşmil eder. Ancak sahil devletinin yetkileri tam ve münhasır değildir, uluslararası teamül hukukunda deniz ulaşımının serbest ve kesintisiz olması amacıyla, yabancı gemilerin zararsız geçiş hakkına tabidir. Karasularından geçiş, kıyı devletinin barışına, hukuk düzenine ve güvenliğine halel getirmediği takdirde zararsızdır. Kıyı devleti zararsız olmayan geçişi ertelemek hakkına sahiptir.

Karasularının bir parçasını oluşturan boğazlardan uluslararası ulaşım serbestliğini temin edebilmek için ise, bütün gemiler ve uçakların transit geçiş hakkına sahip olduğu kabul edilir. Transit geçişin zararsız olması şartı yoktur ama sürekli ve çabuk olması gerekir.

4.) Y devleti, komşusu Z devletindeki ayaklanmayı fırsat sayarak, saldırmıştır. Uluslararası toplum bunu saldırı suçu olarak görmekte ve faillerinin bireysel cezai sorumluluk ile uluslararası yargıya tabi olacağını iddia etmektedir.
Saldırı suçunun bir uluslararası suç olarak (tarihsel ve güncel) hukuki dayanağını açıklayınız. (10 p)

Saldırı uluslararası ceza hukukunda tartışmalı bir suçtur. Saldırının uluslararası teamül hukukunda suç olarak tanımlandığı iddia edilir.

Ancak ilk defa İkinci Dünya Savaşından sonra, Nuremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi önünde "barışa karşı suçlar" olarak yargılanmıştır. Nuremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi Statüsünün 6 (a). md'de barışa karşı suçları, 'saldırı savaşını planlama, hazırlama, başlatma veya icra etmek ya da burada bahsedilen fiillerden herhangi birinin gerçekleşmesi amacıyla müşterek bir plan ve ya tertibe katılmak' olarak ifade edilmiştir.

Benzeri hükümler Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemesi Statüsünün 5 (a). md ile, Kontrol Konseyi Düzenleme No. 10'da yer almıştır. Ancak İkinci Dünya Savaşından önce, 1928 Kellogg-Briand Paktı savunma amaçlı olmayan kuvvet kullanmayı hukuka aykırı ilan etmiş ise de, bu ihlalin cezai sorumluluğu içerdiğini söylemek mümkün değildir.

Ne Nuremberg ne Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemesi Statüleri, ne de Kontrol Konseyi Düzenleme No. 10 saldırı suçunun doğrudan tanımını yapmıştır. 1950'lerde bir daimi uluslararası ceza mahkemesi düşüncesi ilk ortaya atıldığı zaman saldırının tanımı en önemli uyuşmezlık konusu oldu. Bu durum BM Genel Kurul 1974 tarih ve 3314 sayılı Kararı ile saldırının tanımı yapılana kadar böyle idi. Ancak bu tanım saldırı suçu için yapılmış bir tanım değildir. Yaygın olarak kabul edilen bir tanım da olmamıştır.

Yakın zamanda ise, ne Eski Yugoslavya ve Rwanda Uluslararası Ceza Mahkemelerinin, ne de Sierra Leone için Özel Mahkemenin saldırı suçu üzerinde yetkisi vardır.

Uluslararası Ceza Mahkemesi için Roma Statüsü ise, 5 (1). mad'de saldırı suçu üzerinde yetkisi bulunduğunu göstermektedir. Ama 5(1). md'nin verdiği yetkiyi, 5(2). md saldırı suçunun yapılması şartına bağlamıştır. Bu bakımdan, saldırı suçu 2010 tarihli Roma Statüsünü Gözden Geçirme Konferansında alınan bir karar ile, 8(bis) md'de tanımlamıştır. Bu tanım zaten tartışmalı olan ve uygulamada kabul görmemiş olan 1974 tarihli BM Genel Kurulunun 3314 sayılı Kararına dayandırmıştır. Uluslararası Ceza Mahkemesinin saldırı suçunun üzerindeki bu yetkisini 1 Ocak 2017'den sonra kullanabilecektir.

6 Haziran 2013 Perşembe

İnsan Hakları Hukuku Pratik Çalışması

Adı, Başak Özçelik
Yaşı, 21, 
İşi, üniversite öğrencisi, 
Durumu, şiddet mağduru

Başak Özçelik der ki,


"Eyleme katılma amacım da buradaki insanlara sağlık desteği vermekti. Tıp Fakültesi’nde eğitim gören arkadaşlarımla ilaçları çantamıza koyup buraya geldik. Gündoğdu Meydanı’nda çimlerde oturduk. Slogan bile atmadık, yaralanan ya da fenalaşan olursa onlara yardım edecektik. Bazı kişilere yardım ettik de zaten. Ne olduğunu anlamadık 20-25 biber gazı atıldı. Herkes çığlık çığlığa kaçışıyordu. Eğer yere oturursam bir şey yapmazlar diye düşündüm. Saldıracakları aklıma bile gelmedi. Nereye kaçacağımızı bilemedik, olduğumuz yerde kaldık. Sonra çoğu sivil eli sopalı 100- 150 kişi geldi üzerimize. Biri vurduktan sonra en az 20’si etrafımda toplanıp yaklaşık 25 dakika vurdular. İki kez bayıldım, başıma gelen copun acısıyla ayıldım. Vurmaya devam ettiler."

Özçelik'in sol el bileği ve sağ bacağında kırık, vücudunda da darp izleri var. 
















Alıntı: Hürriyet Gazetesi 6 Haziran 2013

Hürriyet Gazetesi 7 Haziran 2013

PEKİ SİZ NE DERSİNİZ?

1 Haziran 2013 Cumartesi

2012-13 İnsan Hakları Hukuku Bahar Final Sınavı Cevap Anahtarı


T.C. ERCİYES ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
2012-2013 Akademik Yılı İNSAN HAKLARI HUKUKU:
Bahar Yarıyıl Sonu Sınavı - 30 Mayıs 2013, saat 11:00-12:15

OLAY:
A devleti ve B devleti 1966 Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Misakı ve buna EK 1 ve ölüm cezasının yasaklanmasına ilişkin 2 no'lu İhtiyari Protokole taraftır. A ve B devletleri Misakın 41. Maddesi uyarınca beyanda bulunmuşlardır. C devleti ise, Misaka taraf değildir.
John, B devletinin vatandaşıdır. C devletinde işvereninin babasını öldürdüğü iddia edilmektedir.
John A devletinde tutuklanmıştır. C devletine iadesi istenmektedir. Ama C devletinde, cinayet için zorunlu idam cezası vardır. Eğer John C devletine iade edilirse, idam cezasına mahküm edilebilecektir. İdam cezalarının infazı için bekleme süresi 6 ila 8 yıl arasındadır.
C devletinin savcısı, A devletinin bidayet mahkemesinden iade kararı almıştır. Fakat John A devletinin yüksek mahkemesine temyizde bulunmuştur. Temyiz gerekçesi şudur: eğer C devletine iade edilirse, bu  Misakın 7. maddesinin ihlaline neden olacak zalimce, insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye tabi kılınması sonucunu doğuracaktır. John'a bu temyizin 6 yıl sürebileceği söylenmiştir. Ama bu yargılama masrafları için devletten yardım alabileceği söylendiği halde, kendisine halen bir avukat tutmak için maddi imkanlar tanınmamıştır.
John B devletinin ceza mahkemeleri tarafından yargılanmak istediğini söylemektedir, çünkü B devleti vatandaşlık bağından ötürü cezai yetki sahibidir.
John, İnsan Hakları Komitesine EK Birinci İhtiyari Protokol uyarınca bir şikayet başvurusu yapmak istemektedir, başarısını aşağıdaki hususlar çerçevesinde tartışınız.

1. C devletinin iade talebi hakkı var mıdır?
A devletinin bidayet mahkemesi C devleti lehine iade talebine olumlu karar vermiştir. Bundan çıkarılacak sonuç şudur:
·      C devletinin iade talebi hakkı vardır. Çünkü devletin cezai yetkisine ilişkin olan ülkesellik prensibine göre, C devleti cinayetin işlendiği yerdir ve kendi ülkesinde işlenen suçları yargılayabilmek yetkisini ileri sürme hakkına sahiptir.
·      A devleti mahkemesinin C devletinin bu yetkisini tanıması ve lehine karar vermiş olması, A ve C devletleri arasında bir suçluların iadesi anlaşması bulunduğu ihtimalini gösterir. Bu halde, C devleti savcısı mahkemeye prima facie delilleri sunmuş olmalıdır.


2. A devletinde temyiz süreci bakımından,
John A devletinin yüksek mahkemesine temyiz  başvurusunda bulunmuştur. Temyiz için öngörülen usülü takip edecektir. Ancak bu sürecin 6 yıl civarı sürmesi, John’un adil yargılama hakkını ihlal edecektir. Çünkü davanın gereksiz yere uzatıldığı ve makul bir sürede sonuçlanmadığı durumlarda adil yargılamadan söz edilemez. Söz konusu cinayet suçunun cezasının idam olması yüzünden, temyiz süresi çok uzundur, makul sayılamaz. Çünkü John’un ölüm cezasına çarptırılabilmesi korkusu ile yaşamasına neden olabilir. Bu ise, zalimane, insanlık dışı veya küçük düşürücü muamele ya da cezalandırmaya maruz kalması anlamına gelebilir ve Misak’ın 7. Maddesinin ihlali sonucunu verebilir.


3. A devletine karşı şikayet başvurusu hakkında,
·      Misak’a ek Birinci İhtiyari Protokol uyarınca, John A devleti aleyhine İnsan Hakları Komitesi’ne bireysel şikayet başvurusunda bulunabilir. Çünkü A ve B devletleri Birinci Protokole taraftır. Ancak bireysel şikayet için, A devletindeki iç hukuk yollarının tüketilmiş olması gerekir. Olayımızda temyizin 6 yıl sürebileceği gerçeği, iç hukuktaki çarelerin makul olmayan uzun bir süreye yayıldığını gösterir ve John’un başvurusunun kabule şayanlığını etkilemez.
·      Temyizin anlaşılmaz bir şekilde 6 yıl sürebileceği gerçeği, John’un insan onuruna saygı göstermeyen bir muamele olarak görülmesine sebep olabilir. (10. Madde)
·      İdam cezasına karşı yapılan bir temyizde John’a avukatlık hizmetleri sunulmakta yetersiz kalınması, Komite tarafından ciddi bir şikayet konusu  görülür. (14. Madde)
·      A devleti, ölüm cezasının yasaklanmasına ilişkin 2 no'lu İhtiyari Protokole taraf olmuştur ve bu yüzden John’un, kendi iç hukukunda  cinayet için zorunlu idam cezası olan C devletine iadesinden imtina etmesi gerekir. (7. Madde)

4. B devletinin tavrı bakımından,
·      A ve B devletleri Misakın 41. Maddesi uyarınca beyanda bulundukları için, B devleti A devleti aleyhine İnsan hakları Komitesine hem esas hem de izlenen usüli gecikmeden ötürü devletlerarası şikayet başvurusunda başvurusunda bulunabilir. . Olayda temyizin 6 yıl sürebileceği gerçeği, iç hukuktaki çarelerin makul olmayan uzun bir süreye yayıldığını gösterir ve B devletinin başvurusunun kabule şayanlığını etkilemez.
·      John B devletinin ceza mahkemeleri tarafından yargılanmak istemektedir. Ancak B devletinin vatandaşlık bağından ötürü cezai yetki sahip olması onu yargılama için en uygun yer haline getirmez. C devleti yargılamanın yapılması için daha uygun bir yer görünümündedir. Çünkü suçun işlendiği yerdir, bütün suç delillerinin orada bulıunduğu farz edilmelidir ve ilk iade talebinde bulunan devlettir.


5. İnsan Hakları Komitesi'nin tavrı bakımından.
·      Olayda verilen bilgi ışığında, İnsan Hakları Komitesinin John’un başvurusunu dikkate alabileceği düşünülmelidir. John’un talebi, en azından bireysel başvurusu Komite tarafından incelenirken ve A devletinde temyiz süresince C devletine iade edilmemek olmalıdır.
·      B devleti ölüm cezasının yasaklanmasına ilişkin 2 no'lu İhtiyari Protokole taraf olduğu için, C devletinden idam cezasının uygulanmayacağına dair bir garanti almadan John’u iade etmemek yükümü altındadır. (üçüncü sorunun devamı)

31 Mayıs 2013 Cuma

2012-13 Milletlerarası Hukuk-II Bahar Final Sınavı Cevap Anahtarı


T.C. ERCİYES ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
2012-2013 Akademik Yılı MİLLETLERARASI HUKUK – II :
Bahar Yarıyıl Sonu Sınavı CEVAP ANAHTARI 27 Mayıs 2013, saat 11:00-12:30

OLAY A:

Arkadya okyanusa kıyısı olan bir kıta devletidir. Son senelerde uyuşturucu madde kaçakçısı olan uluslararası kartelin hedefi haline gelmiştir. Seçim kampanyasında Arkadya'yı uyuşturucu madde belasından kurtarmayı vaat eden Long John devlet başkanı olarak seçilince, uluslararası kartele karşı savaş açmıştır. Arkadya kıyısından 150 mil açıklarda devriye gezen Sahil Güvenlik Birimleri, uyuşturucu madde kaçakcılığı yaptığı şüphesi ile tutuklamak istedikleri Hombulu bayrağı taşıyan bir sürat botunun açık denizlere kaçması üzerine, takip etmişler ve nihayet komşu Hombulu devletinin karasularında yakalayarak arama yapmışlardır. Ancak botun içerisinde kaçak uyuşturucu madde yerine ünlü sinema aktörü Mojo ile yasak aşk yaşadığı metresini bulmuşlardır. Bu durumdan son derece rahatsız olan Arkadya Sahil Güvenliği geri dönerken, Arkadya kıyısından 250 mil açıkta seyreden Liberya bandralı bir yük gemisini izinsiz pornografik yayın yaptığı şüphesi ile durdurup, aramak istemektedirler.

1.) Arkadya'nın sürat botu olayındaki uluslararası hak ve yükümlülüklerini tartışın.

                  Arkadya Sahil Güvenlik Ekibi, kıyılarından 150 mil açıkta yetki icra etmek istemiştir.  Buna hakkı var mıdır?

                  Devlet sadece iç suları ve karasularından oluşan kendi deniz ülkesinde tam ve münhasır ülkesel egemenlik haklarına sahiptir. Bu haklar yasal düzenleme ve icra yetkilerini de içerir. 1982 BM DHS göre, karasularının azami genişliği 12 mil ile sınırlıdır.

O halde BİR OLASILIK: Arkadya Sahil Güvenliği açık denizlerde devriye gezmektedir.

                  Açık denizler serbestlik prensibine tabidir. Açık denizlerde seyreden gemiler ise, bayrağını taşıdığı devletin münhasır yetkisine tabidir. Olayımızda, Bay Mojo’nun sürat botu Hombulu bayrağını taşımaktadır. Ancak Sivil gemiler üzerinde bayrak devletinin yetkisinin münhasırlığı iki istisnaya tabidir: ziyaret hakkı ve sıcak takip

                  Arkadya Sahil Güvenliğinin ziyaret hakkı var mıdır?  Bu hak sadece savaş gemi ve uçakları ile devlet güvenlik güçlerine tanınmıştır. Ancak ziyaret hakkını icra etmek ancak belli sınırlı nedenlerle yapılabilir: mesela korsanlık, köle ticareti, izinsiz yayın yapma şüphesi olan veya vatansız gemilere karşı kullanılır. Uyuşturucu madde kaçakçılığı bunların içerisinde sayılmamıştır.

                  Ama uyuşturucu madde kaçakçılığı istisnai yetki doğurur. (1988 BM Uyuşturucu Madde Kaçakçılığına Karşı Sözleşme) İşbirliği yükümü altında olan bayrak devletinin rızası ile, uyuşturucu kaçakçılığı yapan bir gemiye, olayımızda sürat botuna,  Arkadya Sahil Güvenliğinin ziyaret hakkı doğacaktır. Buna uymayarak kaçan sürat botunu sıcak takibe almak hakkı, ziyaret hakkını icra etmenin bir doğal uzantısıdır.

Ancak İKİNCİ BİR OLASILIK: sıcak takip hakkının bağımsız olarak ortaya çıkması durumudur:

                  Sıcak takip sahil devletinin bazı egemenlik yetkilerinin geçici olarak açık denizlere teşmil etmesidir. Mojo’nun sürat botu gibi yabancı bandralı geminin, sahil devleti Arkadya’nın hukukunu ihlal ettiği şüphesi ile kaçmakta olduğu açık denizlerde takip edilmesidir. Bunun bir teamül kuralı olduğu kabul edilir ve 1982 BM DHS düzenlenmiştir. Ancak sıcak takip sadece belli şartlarda meşru bir hak olarak ortaya çıkar:
i.                Sıcak takip sahil devletinin savaş gemileri veya Arkadya’nın Sahil Güvenlik botu gibi resmi bir gemi tarafından yapılmalıdır.
ii.              Yabancı geminin sahil devletinin iç hukukunu ihlal etmiş olmalıdır.
iii.             Bu ise, sahil devletinin hangi  hukuk ihlallerine karşı uygulama ve icra yetkisine sahip olduğuna bağlıdır. Böylece ihlalin nerede yapıldığının çok önemi vardır. Deniz ülkesi içerisindeki iç sular ve karasuları bakımından egemenlik yetkileri tam ve münhasır iken, Bitişik bölgede bu yetkiler gümrük, muhaceret, sağlık ve mali düzenlemeler ile sınırlıdır. O halde, sıcak takip iç sular, karasuları, bitişik bölge veya takımada sularında başlamalıdır.
iv.             Yabancı gemiye önce görsel veya sesli ihtar verilmeli ve buna uymadığı takdirde başlamalıdır.
v.              Takibi sıcak yapan, onun sürekli ve kesintisiz olmasıdır.

                  Eğer Arkadya, karasularının ölçülmeye başlandığı taban çizgisinden (esas hattan) itibaren 200 ile kadar bir münhasır ekonomik bölge ilan etmiş ise, o zaman açık denizlerin bu kesimlerindeki doğal kaynakların keşfedilmesi, kullanılması, muhafazası ve işletilmesi amacıyla münhasır egemenlik yetkileri kullanabilir. Ayrıca münhasır ekonomik bölgede, mutadis mutandis (gerekli değişikliklerin yapıldığı şekli ile) bu bölgedeki hakları ihlal edilmiş olan Arkadya sıcak takip yapabilir. Ama bu haklar doğal kaynaklara ilişkin olacaktır.  Yine de işlendiği şüphesi olan uyuşturucu madde kaçakçılığı özel bir uluslararası düzenlemeye sahiptir ve bayrak devleti Hombulu’nun rızası ile, güverteye ziyaret yetkisi doğurur ve buna uymayarak açık denizlere kaçan sürat botunun arkasından sıcak takip başlatmak hakkını Arkadya Sahil Güvenliğine verebilir. (İLK OLASILIKTAKİ DURUM İLE AYNI)

                  Bununla beraber, bütün sıcak takipler sadece açık denizlerde meşrudur ve bir başka devletin karasularının sınırında kesilmelidir. Çünkü o devletin ülkesel egemenliğini ihlal eder.

                  Meşru veya haklı olmayan sıcak takip, neden olduğu zarar ve kayıplar için tazminat sorumluluğu doğurur. O halde Arkadya, Mojo’nun tazminat taleplerine maruz kalabilecektir.

2.) Arkadya'nın Liberya bandralı yük gemisi ile ilgili yetkilerini değerlendirin.

                  1982 BM DHS, açık denizlerde izinsiz radyo veya tv yayını yapan gemiler üzerinde, münhasır yetkisine tabi oldukları bayrak devletinin dışındaki diğer devletlere ziyaret hakkını verir. (109. Md) Bütün devletlerin açık denizlerde izinsiz yayınları engellemek için işbirliği yapması istenir.


OLAY B:

Ukrayna'da eski Sovyet askeri mühimmat deposundan bir nükleer başlığın kaybolması, Amerika Birleşik Devletleri ve batılı müttefikleriyle İsrail'i alarma geçirmiştir. Aşağıdaki olasılıkların uluslararası hukuk boyutlarını tartışınız.

3.) Amerika Birleşik Devletleri, CIA'nin istihbarat raporlarına dayanarak, nükleer başlığın Yemen'de üstlenen bir cihadist terör grubunun eline geçtiği iddiası ile, bu gruba karşı Yemen'de beklentisel, ileriye yönelik bir tehdit durumunda (pre-emptive) meşru müdafaa hakkını kullanmak istemektedir.

                  Burada söz konusu olan, bir cihadist terör grubunun toplu imha silahını edindiği şüphesi ve bu silahı ABD’ne karşı kullanacağı inancıdır. Soru 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de meydana gelen terör saldırısından sonra, meşru müdafaa hukukunda köklü bir değişiklik olup olmadığına ilişkindir.

                  2002 tarihli ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, Bush Doktrini olarak bilinen, pre-emptive meşru müdafaa doktrini ile terörizme karşı savaş ilan etmiştir. Bununla ABD, teröristlere karşı, Amerika ülkesi ve halkına bir zarar vermelerini engellemek için, meşru müdafaa hakkını kullanarak ilk darbeyi vurabilecektir. Amerika’nın ‘haydut’ olarak tanımladığı bazı devletlerin sahip olduğu toplu imha silahlarının teröristlerin eline geçmesinin ABD güvenliği için, büyük bir tehlike oluşturduğu kabul edilir. Böylece, herhangi bir saldırının henüz vuku bulmadığı ve hatta bir saldırının yakın gelecekte olmasının öngörülemediği ama tedbir alınmazsa gelecekte bir noktada vuku bulması muhtemel bir saldırıya karşı, bir müdafaa içerisinde ilk önleyici darbeyi vurarak, yakın olmayan gelecekteki olası saldırının önüne geçmek hukuken meşrudur. Bu durum bir takım varsayımları gerektirir: terörist ile toplu imha silahı arasında pozitif bağlantı // bu bağlantının yarattığı tehlike ve // tehlikenin tehdit olarak algılanmasında gelecekteki saldırının aciliyetinin gerekmediğidir.

Amerikan iddiaları içerisinde önsel, beklentisel, ileriye yönelik, önleyici ve ilk darbe terimleri birbirine karıştığı için, önemli olan ayırım: 'acil olmayan ama gelecekte bir noktada olması öngörülen bir saldırıyı önlemek için ilk darbeyi vurmak meşru müdafaadır' fikridir. İleriye yönelik, önleyici pre-emptive saldırıyı, beklentisel önleyici anticipatory saldırıdan ayıran temporal boyutudur. Tehdit, Tehlike görünümündedir.

                  O halde uluslararası hukukta ABD’nin elinde nükleer başlık olduğu şüphesiyle cihadist terör grubuna Yemen’de müdafaa halinde ilk saldırı yapması meşru mudur?

11 Eylül saldırısından önce terörist saldırılara karşı kuvvet kullanmayı meşru müdafaaya dayanarak haklı göstermeye çalışan örnekler çok sınırlıdır:
·       İsrail, Atina hava alanında uçağına yapılan terörist saldırıya karşı Aralık 1968’de Lübnan’ın Beyrut hava alanına saldırdı. BM Güvenlik Konseyi kınadı.
·       İsrail, 1985’de Tunus’daki Filistin Kurtuluş Örgütü Genel Merkezine saldırdı. BM Güvenlik Konseyi kararı bunu meşru saymadı.
·       ABD, Berlin’de askerlerine yapılan saldırı üzerine 1986’da Libya’yı bombaladı. Güvenlik konseyi ABD+İngiltere+Fransa vetosu yüzünden karar alamadı. Ama diğer devletler tarafından kınandı.
·       ABD, eski başkan Bush’a karşı suikast girişiminde bulunduğu iddiasıyla 1993’de Bağdat’ta Irak İstihbarat Örgütünün merkezini bombaladı. Bu saldırı ciddi eleştiri almadı.
·        ABD, Tanzanya ve Kenya’daki büyükelçiliklerinin bombalanmasına karşı, Afganistan ve Sudan’ı 1998’de vurdu. Tepki almadı.

Bu örneklerin çoğunda, ABD ve İsrail saldırılarının önsel ve önleyici olduğunu ve gelecekteki terör eylemlerini caydırıcı nitelikte olduğunu beyan ettiler. Ama diğer bütün devletler bu saldırıları kuvvet kullanmayı içeren misilleme olarak uluslararası hukuka aykırı gördüler.

11 Eylül saldırısından sonra terörist saldırılara karşı kuvvet kullanmayı meşru müdafaaya dayanarak haklı göstermek, BM Güvenlik Konseyinin 1368 (12 Eylül 2001) ve 1373 (28 Eylül 2001) kararlarında terörizmi uluslararası barış ve güvenliğe karşı bir  tehdit olarak görmesi ile tartışılan bir mesele olmuştur. Ancak daha sonraki terör olayları hakkında aldığı kararlar, “teröre karşı küresel savaş”ın barışçı yollarla yapılmasına ilişkindir ve hiç bir şekilde 7. Bölüme atıf yapmamıştır. Diğer devletlerin uygulamaları bakımından terör tehlikesine karşı önsel silahlı kuvvet kullanılmasına yönelik bir eğilim gözlenmemiştir. Bush doktrinin BM Şartının 51. Maddesi uyarınca meşru bir müdafaa sayılması mümkün değildir. Nitekim bkz. Kongo Ülkesindeki Silahlı Eylemler (2005).

4.) İsrail istihbarat servisi Mossad, nükleer başlığın Özgür Suriye Ordusu içerisindeki Al Qaeda uzantısı bir grubun eline geçtiğini ve Suriye'deki kargaşada edinilen bir orta menzilli yerden havaya füze ile İsrail'e atılmak üzere olduğunu tespit etmiştir. İsrail Suriye'de belirlediği Al Qaeda hedeflerine önsel, önleyici (anticipatory) meşru müdafaa durumunda silahlı saldırı düzenleyerek nükleer başlığı imha etmek istemektedir.

Bu durumda nükleer başlığın Özgür Suriye Ordusunun içerisinde Al Qaeda uzantısı bir grubun elinde bulunduğu ve İsrail’e atılmak üzere olduğu iddiası vardır. O halde İsrail, Özgür Suriye Ordusunun henüz vuku bulmamış ama yakın gelecekte olmasını kesin algısı ile beklediği bir saldırı tehdidine karşı anticipatory meşru müdafaa halinde silahlı kuvvet kullanmak istemektedir. Burada acil bir terör saldırısı tehdidi ayırıcı unsurdur.

                  Saldırının henüz vuku bulmadığı ama acil bir tehdit olarak algılandığı bir durumda, İsrail BM Şartının 51. Maddesine dayanarak meşru müdafaa halinde nükleer başlığı imha ederek saldırı tehdidini defetmek için önsel, önleyici saldırıda bulunabilir mi?

Bu durum uluslararası hukukta oldukça tartışmalıdır. Bir görüş, uluslararası hukukta bu durumu kapsayan bir teamüli meşru müdafaa hakkının bulunduğunu ve Şartın 51. Maddesinin bu temüli meşru müdafaayı içerecek bir şekilde geniş yorumlanması gerektiğini iddia eder. O halde burada ikili bir test uygulanmalıdır:

İlk olarak, BM Şartının kabul edilmesinden önce uluslararası teamül hukukunda meşru müdafaa vardı. Teamüli meşru müdafaanın unsurları, 1837 Caroline Davasında ortaya konan, (i) aciliyet, (ii) zaruret veya gereklilik ve (ii) orantılılıktır.  Bu şekilde İsrail, yakın zamanda olması kesin bir algı ile beklenen ama henüz vuku bulmamış olan bir terör saldırısı tehdidinin aciliyet ve zaruret şartlarını yerine getirdiğini kanıtlayıp, kendi önsel, önleyici saldırısının bu tehdide orantılı olmasını sağlamalıdır.

              Ancak halen bir ikinci tartışma, kuvvet kullanma yasağının tek istisnası olan 51. Madde hükmü içerisinde teamüli meşru müdafaanın korunup korunmadığı meselesidir. 51. Maddeyi genişleterek yorumlayanlar, bu maddeyi yazanların niyetinin Caroline doktinini kısıtlamak olmadığını savunurlar. Bu doktrin yakın gelecekte ve olması kesin beklenen bir saldırı tehdidi bulunduğu durumlarda, meşru müdafaa hakkının bulunduğu ve bu teamüli meşru müdafaanın 51. Madde içinde bir doğal hak olarak korunarak devam ettiği öngörür. Nitekim 1986 Nikaragua davasında devletlerin 51. Maddenin meşru müdafaaya doğal bir hakkı olduğu ve bunun teamül niteliği bulunduğunu söylemiştir.

                  Bu karşılık doktrinde hakim olan diğer bir görüşe göre, 51. Maddenin hükmü açıktır: bir silahlı saldırının vuku bulması halinde meşru müdafaa hakkı doğar. Bu hak Şartın 2(4). Maddesindeki kuvvet kullanma yasağının bir istisnasıdır ve dar yorumlanmalıdır. 51. Maddede meşru müdafaa hakkına konulan sınırlamaların, eğer teamüli meşru müdafaa bu sınırlamalardan muaf şekilde devam edecek olsaydı, o zaman bir anlamı kalmazdı. Zaten Şartın yapıldığı tarihte teamül hukukunda meşru müdafaa dar bir şekilde yorumlandığı için Şartta böyle düzenlendi. 

Görüldüğü gibi, tartışmalar uluslararası teamül hukukunun tespiti ve BM Şartının yorumlanmasına indirgenmektedir. Özellikle doğal meşru müdafaa kavramının sabit mi, dinamik bir kavram mı olduğu meselesi tartışmalıdır.

                  Devletlerin uygulamaları bakımından gerçek örnekler oldukça sınırlıdır. Sadece ABD, İsrail ve İngiltere bu doktrine dayanarak eylem yapmışlardır.  Örnek İsrail’in 1981’de Iraq nükleer reaktörünü bombalaması ve ABD’nin İran yolcu uçağını 1988’de körfezde  düşürmesi. Ancak çok sayıda devlet önsel, önleyici (anticipatory) meşru müdafaayı reddetmiştir. UAD ne Nikaragua ne de Kongo davalarında bu hususta bir yorum getirmeye yanaşmamıştır. 118 Bağlantısız devletler grubu 2005 Dünya Zirvesinde bu tür (anticipatory) meşru müdafaaya karşı oldukları için, sonuç belgesi bu meseleyi içermemiştir. Pek çok sayıda devlete göre, 51. Maddenin lafzi düzenlemesi hiç bir önsel, beklentisel veya önleyici müdafaa saldırısını meşru kılmaz.

5.) Türk istihbarat servisi MİT, nükleer başlığın Suriye tarafından Türkiye'nin içerisine atıldığı ama çok eski ve paslı olduğu için patlamadığını ve buna rağmen düştüğü evin enkazında dört kişilik bir masum ailenin ölmesine neden olduğunu bildirmiştir. Türkiye, Suriye'ye karşı meşru müdafaa halinde silahlı saldırı düzenleyerek, Suriye'yi işgal etmek ve Bashar al-Assad rejimini devirmek istemektedir.

 Burada Türkiye’ye karşı bir saldırı eylemi vuku bulmuş ve ‘can ve mal kaybına’ neden olmuştur. Saldırının Suriye tarafından yapıldığı iddia edilmektedir. BM Şartının 51. Maddesi altında, Türkiye böyle haksız bir saldırıyı def’etmek üzere meşru müdafaa içerisinde uygun olan karşı tedbirleri almaya hakkına sahiptir. Ancak teamüli meşru müdafaaya uygulanan unsurların, 51. Madde içerisinde bulunduğu ve alınacak karşı tedbirlerin meşruiyetinin şartlarını teşkil ettiği kabul edilir. Bunlar (i) aciliyet, (ii) zaruret (gereklilik) ve (iii) orantılılıktır. Dolayısıyla Türkiye, meşru müdafaa halinde Suriye’ye karşı silahlı kuvvet kullanabilir.

                  Suriye’yi işgal amacı: Hukuka aykırı saldırıya karşı alınacak silahlı tedbir savunma amaçlı olmalıdır. Bu ise, haksız saldırı karşı makul oranda bir müdafaa eylemi kullanılmasını gerektirir. Olayımızda patlamayan bir nükleer başlığın Türkiye’ye verdiği zarar ve zahiyat ile, Türkiye’nin meşru müdafaa içerisinde Suriye’nin ülke bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığına karşı bir silahlı saldırı düzenleyerek işgal etmesi arasında orantılılık yoktur. 51. Madde orantılılık ilkesine açık atıfta bulunmamıştır ama bir meşruiyet unsuru olduğu teamül hukukunda tanınmıştır. UAD 1986 Nikaragua Davası kararı. O halde Türkiye'nin Suriye'yi işgal etmesi meşru müdafaanın amacını aşar ve saldırı suçu haline gelebilir.

                  Al Assad rejimini değiştirmek amacı: Bağımsız devletler egemen eşittir. Müdahale etmemek prensibi uluslararası teamül hukukunun en temel ilkesidir ve devletlerin ülkesel egemenliği prensibine dayanır. Her devlet, egemenliğinden kaynaklanan bütün meselelerde serbest davranmak hakkına sahiptir. Bu meseleler siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel meseleler ile dış politikasını belirlemeyi içerir (1986 Nikaragua Davası). Hiçbir devlet bir başka devletin iç işlerinde bu tür meselelerine karışamaz. Bir devletin egemenlik yetkileri içerisinde bulunan bu hususlara bir başka devletin kuvvet veya silahlı zorlama yolu ile müdahale etmesi uluslararası hukuka aykırıdır ve uluslararası ilişkilerde kuvvet kullanma yasağının ihlalidir (2(4). Madde). Dolayısı ile, rejim değişikliği uluslararası hukuka aykırıdır. Türkiye'nin, Al Assad rejimini dışardan kuvvet kullanılarak veya tehdidi ile değiştirmeye yönelik hiç bir eylemi meşru müdafaa altında haklı gösterilemez ve saldırı suçunu teşkil edebilir. Örnekler ABD, İngiltere ve müttefiklerinin Afganistan, Irak ve Libya’ya saldırısı