17 Haziran 2014 Salı

Genel Devlet Teorisi - II 2014 Bahar Yarıyıl Sonu FİNAL Sınavı ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

T.C. İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
2013-2014 Akademik Yılı Genel Devlet Teorisi - II
Bahar Yarıyıl Sonu (Final) Sınavı MODEL CEVAPLAR 9 Haziran 2014

1.Dialektik Materyalizm nedir, açıklayınız.

Felsefenin en temel sorularından biri, ruh/düşünce ile madde/doğa arasında varoluş yönünden ilişkidir. Evrendeki oluşumun menşei, ruh ve düşünce mi, yoksa madde ve doğa mıdır.

İdealist okul, evrenin en temel unsurunun manevi değerler, yani ruh olduğunu ileri sürer. Tek gerçek ruhtur ve madde üstün ruh tarafından yaratılmıştır. Ruh yaratılmamış olan, bağımsız tek gerçektir. Onun yarattığı madde ise, bağımsız asli bir varlığa sahip değildir.

Buna karşı, Materyalist okul evrenin madde yani doğadan oluştuğunu savunur. Madde/doğa tek gerçekliktir. Bağımsız ve asli bir varlık olarak mevcuttur. Duyular ile algılanan maddi dünya tek gerçekliktir. Ruh olarak iddia edilen manevi şeyler, maddenin doğa içerisinde çeşitli ve değişik görünümlerinden başka bir şey değildir. Düşünce maddi organik bir organ olan insan beynin bir ürünüdür. Yücelik veya kutsallık algısı insanın yarattığı bir yanılgınlıktır.

Marx materyalistir ve dialektiği materyalizme uygulamıştır.

Dialektik, eski yunandaki dialog yöntemine dayanır: birbirleri ile çelişen, düşüncelerin çatışması  ve çarpışması sonucunda düşünceyi bu çelişkilerin ötesine geçerek, bu birbirine zıt düşüncelerin arkasında saklı olan objektif gerçeği bulmaktır.

Hegel’in Alman idealist felsefesine esas teşkil etmiştir: mutlak değere sahip tek gerçek, manevi nitelikte olan “idée” yani düşüncedir. İdée zaman içerisinde gelişme sürecinden geçer. Doğanın, maddenin ve insanlık tarihinin birbirini takip eden gelişme ve olgunlaşma evrelerinde kendini gösterir ve ifadesini bulur. Düşüncenin ortaya çıktığı birbirini izleyen evreler, üç aşamalı bir olgunlaşma kuralına tabi olarak gelişir. Bunlar, tez, antitez ve sentezdir. Hegel’e göre, düşüncenin zaman içerisinde belli bir andaki durumu, kendi karşısına kendisi ile çelişen, ona zıt bir düşünce ortaya çıkarır. Böylece kendi antitezini yaratmış olur. Bunların çatışmasından ortaya çıkan çelişik durum ise, sentez safhasıdır. Böylece dialektik, zıtların daha yüce bir birlik içerisinde birleşmek için, birinin diğerinden doğduğu bir ilerlemeyi açıklar. İlk tez, ilk doğrulamadır. Bu ilk teyid zorunlu olarak kendisine zıt olanı, kendini reddedeni, ayni antitezini doğurur. Antitez de yine zorunlu olarak sentezi yaratır. Sentez reddin reddidir. Sentez, tez ile antitezin birbirleri içerisinde eridiği ve uzlaştığı bir son ve yüce bi sonuçtur. Bu gelişme çelişkilerin aşıldığı ve ortadan kaldırıldığı birbirini takip eden evrelerdir. Dialektiğin devrimci ve otodinamik bir süreç olduğunu gösterir. Düşünce böyle ilerler.

Marx’ın dialektiği klasik materyalizme uygulaması, mekanik materyalizmin ezeli geriye dönüş felsefesini yeni bir anlayışa getirir. Buna göre, maddeden oluşan evrende değişik olayların tezahürü bu atomlar arasındaki birleşimlerin sonucudur. Evrendeki atomların sayısı sınırsız olmadığı için, bu atomların birleşimleri de sınırlıdır. O halde, yeterince uzun bir zaman aralığının geçmesi ile, aynı devreden tekrar geçmek mümkündür. Tarih tekerrürden ibarettir. Evrende gelişme ve ilerleme yoktur ama sonsuz bir tekrar edilegelme olayı vardır. Marx, bunun böyle olmadığını kanıtlamıştır: madde sürekli hareket halindedir ve kendine özgü bir enerjisi vardır. Bu hareket gelişmeyi ve ilerlemeyi sağlayan bir olaydır. Maddenin hareket ve enerjisi dialektik ile devinir. Her sentez yenilik doğuran nitelikte bir değişmedir. Bu değişme hem niteliksel hem de niceliksel bir değişmedir. Marx’a göre, niteliksel değişiklikler, niceliksel değişikliklerden doğar. Böylece doğa sürekli bir hareket, değişme, yenilenme ve gelişme halindedir ve bunların özünde var olan çelişik güçlerin sentezi ile sert ve ani sıçramalar şeklinde ortaya çıkan bir sürekli değişme, gelişme ve ilerlemedir.

Marx, dialektik materyalizmi kullanarak, doğa olaylarını, insanlık tarihini ve kapitalizmi açıklamıştır. Felsefe tarihi ve tarih felsefesini yeniden eleştirisel yorumunu yapmıştır.

2. Marxizmde ‘yabancılaşma sorunu’ nedir, açıklayınız.

Marx'a göre ise, insan özgür doğmaz ama doğal yaşama halinde, doğanın kölesidir ve tamamen ona tabidir. Doğaya hakim olan yasaları keşfetmesi ve anlaması ile, kölelikten kurtulmaya başlar. Çünkü doğayı kendi amaçları için kullanmaya başlar, ondan yararlanır.
Ancak özel mülkiyetin gelişmesi ile, toprak sahipleri ile sahip olmayanlar arasında sınıflara bölünmüş toplumlar ortaya çıkmıştır. Bu kez insanlar kendi sosyal ve ekonomik şartlarının kölesi haline gelmiştir.
Sosyo-ekonomik ilişkilerin karmaşık hale geldiği sınıflara bölünmüş kapitalist toplum düzeninde bu köleleşmeyi, yabancılaşma kavramı ile tanımlar. Yabancılaşan insan, kendisini özgür ve yaratma gücüne sahip olarak doğaya hükmedebilen bir insan olarak görmeyen kişidir. Oysa insan emeği ile, çalışarak doğayı etkileyebilmiş ve doğa güçlerine hükmederek, yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamış ve doğa karşısında özgürleşmişti.
Kapitalizmde emekçi üretim araçlarına sahip olmadığı için, ürettiklerine de ekonomik olarak yabancılaşmıştır.
Üretim araçları üzerinde özel mülkiyete sahip olan kapitalist ile sahip olmayan işçi arasındaki sınıfsal ayrım, kapitalisti insanı insan yapan emekten; işçiyi de emeğinin yarattığı ürüne sahip olmak mahrum ederek, sosyal yabancılaşmaya iter.
Sosyo-ekonomik alt yapı ilişkilerindeki yozlaşma, üst yapı da bozar. Birbirine düşman iki sınıfın toplumsal mücadelesinde üst yapı kurumu olan devlet ekonomik bakımdan güçlü kapitalistin bir zorlama ve baskı aracı haline gelir ve siyasal yabancılaşmaya neden olur.
Kapitalizm safhasında, insan henüz tarihsel gelişimini tamamlamamıştır. Kendi gücünün ve üstünlüğünün tam bilincine varamamıştır. Daha henüz neye kadir olduğunu tam anlayamamış iken, kendi gücünü kendisinin dışında doğada görmüştür. Kendi zayıflığı ve eksikliğini din inancı ile kapatmaya çalışmıştır. Kendi dışında gördüğü tam anlayamadığı her şeyi, kendi yarattığı Tanrı imajı ile anlatmaya çalışmıştır. Böylece kendi yarattığı, olması gereken mükemmel ve güçlü bir Tanrı tasviri ile kendisini kandırmaya başlamıştır. Sonuçta Marx'a göre, din cehalettir, yozlaşmadır ve insanı yabancılaştırır. Din, insanı Tanrıya kul yapan bir köleliktir.

Kapitalizmde kölelikten kurtulmak ve özgürleşmek için, insanlar önce yaşama biçimlerini belirleyen objektif koşulların bilincine varmalıdırlar ve ancak o zaman bu koşulları değiştirerek sosyal determinizmin zincirini kırabilirler.

3.’Korporasyon’ nedir, özelliklerini belirtiniz.

Korporasyon meslek kuruluşudur ve Faşist devletin ekonomik yapısını oluşturur.

Özellikleri;
* Korporasyon, ilgili meslek kolunda çalışanların tamamını kapsar. Herkez zorunlu olarak dahil olur.
* Bu zorunluluk ilgili meslek kolundaki işçilerin yanında işveren ve diğer teknik elemanları da kapsadığı için, genellikle mesleklerarası bir kuruluş niteliğindedir.
*Korporasyonlarda teklik ve mecburilik ilkeleri uygulanır. İlgililerin istek veya iradesine bakılmaksızın o meslek kolundaki herkezi kapsadığı için, tekelleşir ve hakim durumdadır. Bir ulusal meslek kuruluşu olarak ortaya çıkar. Ayrıca, ilgili meslek kolunda faaliyet gösterenlerin istek veya iradelerine karşı da olsa, bu korporasyonların aldığı kararlar herkezi bağlar, bu kişiler için yasa güçündedir.

Faşist devlette herşey devlet içerisinde devlet içindir. Devlete karşı ve devlet dışında hiç bir şey olamaz. O halde korporasyonlar bir devlet organı olarak kurulur ve kamu kuruluşu olarak ekonomik işlev görür. Böylece devletin ve devlete hakim sınıfın , korporasyonlar aracılığı ile, ekonomik hayata hakim olması ve ekonomiyi yölendirmeleri sağlanmıştır. Korporatif sistem, siyasetin ekonomik ilişkilere hükmettiği bir sistem haline gelir.



4.’Sosyal devlet ilkesi’ ile ön görülen sosyal hak grupları nelerdir, açıklayınız.

Klasik liberal anlamda insan hakları bireylere devlet karşısında dokunulmaz özel alanlar sağlamaktadır. Böylece insan haklarının ilk amacı, devletin keyfi olarak güç kullanma potansiyelini ve kullanabileceği güç alanlarını sınırlamaktır. Bu devlete negatif bir yükümlülük getirir: bireyin hak ve özgürlüklerini tanımak, bunlara tecavüz etmemek, ve başkaları tarafından tecavüzü önlemek gibi.

Sosyal devlet ilkesi ise, devlete vatandaşlarını her bakımdan maddi ve manevi gelişmelerini sağlamak görevini yüklemiştir. Devlet yurttaşlarına bazı maddi ve ekonomik donanımlar sağlayarak sosyal refahı temin edecektir. Böylece bütün yurttaşların beden ve manevi sağlığı içince, insan onuruna yaraşır bir biçimde yaşamalarını sağlamakla yükümlüdür. Sosyal refah ve güvenlik için sosyo-ekonomik hakların içeriğini fiilen tesis etmek, insan ihtiyaçlarına cevap vermek düşüncesine dayanan sosyal devlet ilkesinin gereğidir. Sosyal devlet, bireyin esenliği ve iyiliği için sağlıklı ve onurlu bir hayatın maddi koşullarını hazırlamak görevi vardır.

Bu haklar, sosyal, ekonomik ve refah hakları şeklinde gruplandırılabilir. Bunlar (a) çalışanların statüleri ile; (b) ekonomik yapı ile; ve (c) kişinin ve ailenin maddi ve manevi olarak gelişmesi ve korunması için gerekli olan şartların hazırlanması ile ilgidir.
Şöyle sıralanabilir:
i.               eğitim öğrenim hakkı
ii.              çalışma hakkı ve ödevi
iii.            toplu sözleşme hakkı
iv.            grev ve lokavt hakları
v.              sosyal güvenlik hakkı
vi.            sağlık hakkı
vii.           çevre hakkı
viii.         kadın hakları
ix.            çocuk hakları

x.              engelli hakları

12 Haziran 2014 Perşembe

Avrupa Birliği Maddi Hukuku 2014 Bahar Dönemi Final Soru ve Cevapları

T.C. İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
Avrupa Birliği Özel Hukuku (HUK368)
2013-2014 Bahar Yarıyılı Sonu (FINAL) Sınavı MODEL ÇÖZÜMLER, 6 Haziran 2014

1. Avrupa Birliği Hukukunda ‘yerleşme özgürlüğü’ ve ‘hizmet sunmak hakkı’ nedir ve bunlar nasıl bir farklılık gösterir?

Yerleşme özgürlüğü, bir gerçek kişinin ya da bir firmanın bir meslek icrasında bulunmak için üye devletin ülkesinde yerleşme hakkıdır. Bu hak, sınırsız bir süre için bir başka üye devlette sabit bir yerleşme ve gerçek bir ekonomik faaliyette bulunmayı kapsar. Ücret karşılığı olmayan işlere girmek, onları yapmak ve işletmeler kurmak, onları yönetmek de bu hakkın içine girer. Fakat siyasi, kültürel ya da dini faaliyetler bunun dışındadır.

Hizmetlerin serbest dolaşım hakkı ise, bir üye devlette yerleşik olan bir kişinin, bir başka üye devlette hizmet üretmesini kapsar. Örneğin, Belçika'da yerleşmiş bir Hollandalı avukatın Almanya, Fransa ve İngiltere'de yaşayan müvekkillerine hizmet sunması bu çerçevededir.

Farklılıkları:
Yerleşme özgürlüğü, ekonomik amaçla bir üye devletin ülkesinde yerleşmeyi kapsar. Bu hakkın içinde, ev sahibi üye devletin ülkesinde, daimi olarak kalma durumu da yer alır ve onun ulusal hukuk düzenine tabidir.

Oysa bir hizmetin sunulması ve yerine getirilmesi, bazı durumlarda, ev sahibi üye devletin ülkesinde sadece geçici olarak ikamet edilmesini gerektirebilir. Serbest meslek erbabı olarak statüsü geldiği üye devletin iç hukuku tarafından düzenlenir.

O halde, yerleşme özgürlüğü, ev sahibi üye devlette bağımsız bir şekilde kazanç sağlayıcı ekonomik faaliyetin sürekliliği ve yapılanmanın kapsamı ile farklılık gösterir. Buna karşılık, hizmet sunan bağımsız bir şekilde sadece hizmeti sunmak amacıyla, geçici olarak diğer bir üye devlette bulunur. Örneğin, bir üye devlette yerleşik bir inşaat firmasının, bir başka üye devlette binalar yaparken, ev sahibi ülkede geçici olarak kalması zorunludur.

Bu türden bir ikamet geçici olduğu zaman, söz konusu faaliyetleri düzenleyen hükümler, hizmetlerin serbest dolaşım hakkı ile ilgili olan ABÎA'nm 56-62. maddeleridir. İkamet hakkının sürekli olması durumunda olması halinde ise, bu konuyu düzenleyen hükümler, ABİA'nm 49-54. maddeleridir.

2. “Deborah Lawrie-Blum İngiliz vatandaşıdır. Almanca öğretmenliği sınavlarını başarı ile geçmiştir. Ancak öğretmen olabilmesi için yaması gereken geçici süreli hizmet (staj) başvurusu Almanya’da kabul edilmemiştir. Almanya’da bu tür geçici süreli hizmet döneminde, stajyer öğretmen kamu görevlisi memur olarak görülür ve verdiği dersler için bir ücrete hak kazanır. Ancak Baden-Württemberg Eyaleti hukukunda, sadece Alman vatandaşları geçici süreli stajyer olabilirdi. Lawrie-Blum red kararına karşı ABİA 18 ve 45(2). maddelerine dayanarak itiraz etti. Eyaletin savunmalarından biri, stajyer öğretmenlerin ABİA 45. madde anlamında ‘işçi’ kapsamına girmediği idi.(Case 66/85 Lawrie-Blum v Land Baden-Württemberg [1986] ECR 2121)
Lawri-Blum işçi midir? Neden?

İşçi kavramı AB’nin ne birincil ne de ikincil hukuki tasarruflarında tanımlanmıştır. [1408/71 t. Yönerge işçiyi bir sosyal güvenlik sistemi içerisinde sigortalanmış kişi olarak tanımlamıştır.] Ancak bir üye devletin vatandaşı olan işçi, ev sahibi diğer bir üye devlette yerleşik olarak bir başkasının emir ve talimatları altında hizmet sunmak için dolaşım serbestliğine sahiptir.

Lawrie-Blum davasında ABAD işçiyi geniş olarak tanımlamış ve ona özerk bir anlam vermiştir. Buna göre, belirli ya da belirsiz bir süre zarfında, bir başka kişi için onun emir ve talimatları çerçevesinde ekonomik değeri olan bir hizmet sunan ve bu emeği karşılığında bir kazanç temin eden kişidir.

Buna göre, işçinin tanımında iki unsur bulunur:
i. gerçek ve etkili bir faaliyet olmalı ve
ii. bu faaliyetin ekonomik bir karakteri olmalı

Böylece Lawri-Blum,
* gerçek ve fiili (etkili) bir faaliyet içerisinde idi,
* bu faaliyet çerçevesinde emir ve talimatlara bağımlı idi,
* faaliyetin bir ekonomik karakteri vardı ve
* bundan bir kazanç sağlamıştı.

Divan, Lawrie-Blumun bu şartları/kriterleri karşıladığına karar vermiştir.

3. Avrupa Birliği üyesi devlet, gümrük kapısında TIR/kamyonların zorunlu park imkanlarını kullanmaları karşılığında günde 30 Euro ücret istemektedir. Her park yeri mobese kameraları ile izlenmekte ve güvenlik görevlileri tarafından gece gündüz denetlenmektedir. Avrupa Birliği Andlaşmasının 30. maddesine göre bu ücretlendirmenin hukuka uygunluğunu değerlendiriniz.

Olayda, mesai saatleri dışında gelen ve gümrük kapısında beklemek isteyen Kamyon/TIRlar için zorunlu park imkanlarını kullanmaları karşılığında günde istenen €30 bedel bir gümrük vergisi değildir. Fakat malların sınırdan geçişi sırasında uygulanan mali nitelikte bir ücretlendirmedir. Ve gümrük vergisine denk etkiye sahiptir. O halde ilk bakışta, 30. madde yasağı içine girer.

Ancak eğer ücret ithalatçıya verilen hakiki bir hizmetin karşılığı ise, (AB Adalet Divanı'na göre 1983 tarihli Komisyon v. Belçika davasında), o zaman 30. madde yasağına giren denk etkiye sahip bir ücret sayılmaz.

O halde: talep edilen ücret, gerçek bir hizmetin karşılığı mıdır?
Eğer ithalatçı/ihracatçı mesai saatleri dışında park imkanlarını kullanmaktan özel bir yarar sağlamakta ise, gerçek bir hizmetten söz edilebilir. Park yerinin mobese kameraları ile izlenmekte olması ve güvenlik görevlileri tarafından gece gündüz denetlenmesi genel bir güvenlik uygulaması değilse, sadece parkedenler lehine hususi bir yarar sağlıyor olarak kabul edilebilir.

İkinci olarak: €30 ücret bedeli, güvenli park yeri hizmeti için uygun bir karşılık mıdır?
Bu tür durumlarda güvenli park yeri için gerekli olan hizmetin gerçek masrafını aşmayan bir ücret olmalıdır.


11 Haziran 2014 Çarşamba

Uluslararası Kamu Hukuku 2014 Bahar Final Soru ve Cevapları

T.C. İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
2013-2014 Akademik Yılı Uluslararası Kamu Hukuku - II
Bahar Yarıyılı Sonu (FİNAL) Sınavı MODEL ÇÖZÜMLER, 10 Haziran 2014
A. Aşağıdaki iki sorudan sadece bir tanesini lütfen yanıtlayınız: (20p.)
1. Uluslararası uyuşmazlıkların barışçı çözümü ilkesi nedir? Uluslararası teamül niteliğini
tartışınız.
MODEL CEVAP: Uluslararası hukukta kuvvet kullanma yasağının bir uzantısı, uluslararası uyuşmazlıkların barışçı çözümü ilkesidir. Bu ilke uluslararası hukukun en temel ilkelerinden biri olarak BM örgütünün amaçlarının (BM Şartı l(l).md) içerisinde yer almıştır ve ifadesini BM Şartının 2(3). md'de bulur: "Tüm üyeler uluslararası uyuşmazlıklarını barışçı yollarla çözeceklerdir."
Bu ilkenin hukuki niteliği daha sonra BM genel Kurulu kararlan ile teyid edilmiştir:
* BM Genel Kurulunun 1970 tarihli 2625 s.k. Devletlerarasında BM Şartı uyarınca Dostça İlişkiler ve İşbirliği Hakkında Uluslararası Hukuk Prensiplerine Dair Beyanı (ki uluslararası uyuşmazlıkları barışçı çözümü yükümlülüğünü, sadece BM üyesi değil ama üye olmayan bütün devletlere teşmil etmiştir.)
* BM Genel Kurulunun 1982 tarihli Uluslararası Uyuşmazlıkların Barışçı Çözümüne Dair Manila Bildirisi (ki taraflara uyuşmazlıkları iyi niyet ve işbirliği ruhu içerisinde en kısa zamanda hakça çözümler aramak yükümlülüğü getirmiştir.)
* BM Genel Kuı-ulunun 1988 tarihli Uluslararası Barış ve Güvenliği Tehdit edebilecek Uyuşmazlık ve Durumların Önlenmesi ve ortadan Kaldırılması ile Bu Alanda BM'in Rolü Hakkındaki Bildirisi
UAD, Nikaragua ve ABD arasındaki Nikaragua Davasındaki 1986 tarihli kararında uluslararası uyuşmazlıkların barışçı çözümü ilkesinin teamül (örf ve adet) hukuku niteliğine sahip olduğunu teyid etmiştir.
Bu tür çözümler için uygulanan diplomatik yöntemler, BM  Şartının 33(1). md'de şu
şekillerde ifade edilmiştir:
i. Görüşme, ii. Dostça Girişim, iii. Arabuluculuk, iv. Soruşturma, v. Uzlaştırma
2. BM Şartının 33(1). Maddesinde öngörülen uluslararası uyuşmazlıkların diplomatik yollarla çözümü yöntemleri nelerdir? Her bir yöntemi işleyiş ve sonuçları bakımından örnekler ile açıklayınız.
MODEL CEVAP:
i. Görüşmeler, ii. Dostça Girişim, iii. Arabuluculuk, iv. Soruşturma, v. Uzlaştırmadır.
i. GÖRÜŞMELER
En sık ve yaygm kullanılan yöntemdir. Görüşmeler, uyuşmazlığın tarafları arasında olur. Üçüncü kişileri içermez. Bu da taraflara uyuşmazlığın nasıl çözülmesi gerektiği hususunda bir güç ve kontrol verir. (Ancak görüşmelere başlamak kararı, aynı zamanda uyuşmazlığın diğer tarafının hukuki duruşu ve menfaatlerinin meşrulaştırılması anlamına da gelebilir. Bu yüzden sadece görüşmelere başlamak bile zor bir siyasi karar olabilir. İlgili devlet temsilcileri arasında olabileceği gibi, eşit sayıda temsilcilerin bulunduğu karma komisyonlar şeklinde de yürütülebilir.) Sadece uyuşmazlığı çözmek için değil ama uyuşmazlığın diğer çözüm yollarına başvurmayı görüşmek üzere de yapılabilir. Önemli olan, tarafların görüşmelere başlamasının uyuşmazlığı çözmek için bir garanti veya yükümlülük içermemesidir. Mevcut bir andlaşmamn gereği olabileceği gibi 1994 Dünya Ticaret Örgütü Andlaşması ve 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi), ihtilaf konusu ile ilgili olan alanda oluşmuş bir teamül gereği olarak ortaya çıkabilir. (1969 Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davaları: hakkaniyete dayanan bir çözümün görüşme yapmak zorunluluğunu getirir.) Ancak bunların olmadığı bir yerde görüşme yapmak yükümlülüğü yoktur. (Oysa 1924 UDAD Mavrommatis Filistin İmtiyazları karan göre, hukuki yöntemlerden önce görüşme yapılması zorunluluğunu var.) Uyuşmazlığın tarafları görüşmeleri anlamlı ve iyi niyetle yürütmek zorundadır.
ii. DOSTÇA GİRİŞİM
Üçüncü kişinin uyuşmazlığın taraflarım biraraya getirmek üzere karışmasıdır. (Bu üçüncü kişinin üzerinde uzlaşılması ile olur. Üçüncü kişinin tarafsızlığına duyulan güven, tarafların arasında temasın kurulmasının esasıdır.) Dostça girişimde bulunan üçüncü kişinin temel rolü, iletişim kanallarını kurmak ve böylece taraflar arasında diyalog başlatmaktır. Dostça girişimi diğer üçüncü kişinin müdahelesi yöntemlerinden ayıran, uyuşmazlığın çözümüne aktif olarak katılmaması ve taraflara çözümler önermemesidir. Tarafların görüşmelere başlaması ile dostça girişimcinin işlevi sona erer. BM Şartının 33. Md'de belirtilmemiştir. Ama 1907 Uluslararası Uyuşmazlıkların Barışçı Çözümüne ilişkin La Haye 1 No'lu Sözleşme, 1948 Bogota Paktı ve 1961 Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesinde öngörülmüştür. İki örnek: 1993'de İsrail ile FKÖ arasında Noveç'in girişimi ile yapılan Oslo görüşmeleri ve BM Genel Sekreterinin Kıbrıs uyuşmazlığında tarafları bir araya getirme teşebbüsleri.
iii. ARABULUCULUK
Üçüncü kişinin aktif katılımı vardır. Uyuşmazlığın taraflarına, yorum ve tavsiyelerde bulunmak, kendi çözüm önerilerini teklif etmek üzere yetkilendirilmiştir ve kendisinden böyle davranarak çözüme katkıda bulunması beklenir. Öte yandan uzlaşmadan farkı, arabulucu gayrı resmi önerilerde bulunurken, uzlaştırmada bağımsız soruşturma temel niteliktir. (Arabulucunun başarısı, tarafların uzlaşmaya hazır ve istekli olmasında yatar. Çözüm için tarafları ikna etmek işlevini görür.) Örnekler: 1966 Hindistan-Pakistan çatışmasında Rusya; 1978 Mısır-İsrail barış görüşmelerinde ABD; 1982 Arjantin-İngiltere Falkland Adaları savaşında BM Genel Sekreteri; 1988 İran-Irak savaşında BM Genel Sekreteri; 1995 Yugoslavya-Bosna Dayton Andlaşmasmda ABD
iv. SORUŞTURMA
Uyuşmazlık konusu olayların objektif ve tarafsız bir şekilde tespit edilmesi için taraflarca yetkilendirilen üçüncü kişinin işlevidir. (Bu işlev iki görünüm arz edebilir: dar anlamda, bir sürece işaret eder ve geniş anlamda ise bir hususi kurumsal bir düzenleme olarak komisyolar biçiminde ortaya çıkabilir.) Soruşturma sonucunda gerçekte ne olduğuna ilişkin bir rapor hazırlanır ve taraflara sunulur. Bu rapor bağlayıcı olmayan görüş, öneri ve teklifleri içerebilir. Uluslararası teamül hukukunda ne böyle bir yükümlülük, ne de ihtiyaç vardır. Ama soruşturma örnekler vardır: 1988 ve 1907 La Haye Barış Konferanslarında bir uluslararası soruşturma komisyonu kurulması ve ABD'nin çeşitli eyaletleri arasında imzalanan Bryan Andlaşması ile 1913-14 arasında kurulan bir daimi soruşturma komisyonu. Günümüzde özellikle insan haklan koruması alanında pek çok sözleşme ile daimi soruşturma komisyonlar ihdas edilmiştir.
v. UZLAŞTIRMA
Yarı yargısal bir usûldür. Uyuşmazlığın tarafı devletlerin anlaşması ile bir üçüncü kişi atanır. Bu kişi uyuşmazlığı inceler, araştırır ve soruşturur. Sonra taraflara çözüme ilişkin düşünce, görüş ve önerilerini sunar. Ancak taraflar bununla bağlı değildir. İleride yapacakları görüşmelerin   esasım   oluşturmak   üzere   kullanabilirler.   Uzlaştırma   işlevi   uyuşmazlık konusunu bütün açılardan ve her yönüyle bütünlüğü içerisinde incelemeyi gerektirir. Bu bakımdan soruşturmadan ayrılır. Daha çok yargılama konusu olmaya elverişli olmayan siyasi olarak hassas meselelerde başvurulan bir yöntemdir. O yüzden hukuki olmaktan çok, pratik çözümleri üretir. Modern andlaşmalar uzlaştırma komisyonları örneklerini içerir: 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi; 1978 Viyana Devletlerin Andlaşmalara Halefiyeti Sözleşmesi; 1986 Viyana Devletler ve Uluslararası örgütler Arasındaki Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi; 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi. Uygulamada, İzlanda ile Norveç arasındaki uyşmazlığa ilişkin 1981 tarihli Jan Mayen Uzlaştırma Komisyonu çözümü örneği...
B. Olay: A devleti, komşu B devletinde üstlenen asilerin sımraşan silahlı saldırılarına maruz kalmıştır. A devletinin güvenlik güçleri, asileri ve sığınaklarını imha etmek üzere, B devleti ülkesine rızasının hilafına girmişlerdir. B devleti derhal meseleyi BM Güvenlik Konseyine götürür ve Güvenlik Konseyinden bozulan uluslararası barış ve güvenliğin yeniden tesisi için müdahale etmesi ister. Güvenlik Konseyi tarafından alması beklenen tedbirler nelerdir? Örnekler ile açıklayınız. (30p.)
MODEL CEVAP: BM Güvenlik Konseyinin önüne iki devlet arasında silahlı çatışma durumu gelmiştir. Olayda A devleti, uluslararası terör yapan asileri ve sığınaklarını yok etmek için güvenlik kuvvetlerini üstlendikleri B devleti ülkesi içerisine göndermiştir. Burada Güvenlik Konseyinin uluslararası barış ve güvenliği temin etmekteki rolü sorulmaktadır.
Güvenlik Konseyi için ilk yapılması gereken, mevcut durumun (i) barışı tehdit eden, (ii) barışı bozan veya (iii) saldın fiilini oluşturan bir durum olup olmadığım BM Şartının 39. md'si altında tespit etmekdir.
Bu üç kategori içerisinde (i) bansın tehdit edilip edilmediğinin tespiti. Güvenlik Konseyi tarafından uygulamada en sık başvurulan yöntemdir. Çünkü hukuki tammlamaya en az elverişli ve dolayısıyla en çok siyasi esneklik içeren tespit şeklidir. Güvenlik Konseyi sadece uluslararası banşı değil ama bölgesel banşı tehdit eden pek çok durumu bu kategoride değerlendirmiştir; öyle ki bazı devletlerin içerisinde meydana gelen sivil ve hatta sosyal ayaklanmaları barışın tehditi olarak görmüştür. Örneğin, *Somalya'daki iç savaş hakkındaki 1991 kararı, *Haiti'de demokratik yollarla seçilen hükümete karşı tehdit hakkındaki 1993 kararı ve *Sudan'nm Darfur eyaletindeki iç karışıklıklar hakkındaki 2004 kararı. Özellikle 11 Eylül 2001 tarihinden sonra bütün terör eylemlerini her şekilde uluslararası barışın tehditi olarak tanımlamıştır. Hatta *Kuzey Kore'nin nükleer denemelerini ve uzun menzilli füze faaliyetlerini 2009 tarihli bir kararında uluslararası banş ve güvenliğe tehdit olarak görmüştür.
(ii) Buna karşılık sadece dört olayda uluslararası bansın bozulduğuna karar vermiştir: *Kuzey Kore'nin Güney Kore'yi işgal ettiğine ilişkin 1950 tarihli kararı, *Irak'ın iran'ı işgal ettiğine ilişkin 1982 kararı, * Arjantin'in İngiliz Falkland Adalarını işgal ettiğine ilişkin 1982 kararı ve *Irak’ın Kuwait'i işgal ettiğine ilişkin 1990 kararıdır.
(iii) Durumun saldırı fiilini teşkil etmesinin tespitinde BM Genel Kurulunda 1974'de kabul edilen 3314 sayılı Saldırının Tanımı Kararı yol gösterse bile, bu tanım meselesi uluslararası suç oluşturduğu için fevkalade tartışmalıdır. Bu yüzden Güvenlik Konseyi şimdiye kadar sadece üç devleti saldırgan ilan etmiştir: *Israil, *Güney Afrika ve *Rhodesia.
İkinci olarak, bu tespiti yaptıktan sonra, durumun vahametine göre,
(i) ya BM Şartının 7. bölümü altında bir tavsiyede bulunmadan veya tedbir karan almadan
önce, 40. md uyarınca durumun kötüleşmesini önlemek üzere geçici tedbirlere karar verebilir; ki bunlar genellikle ateşkes ve geri çekilmedir,
(ii) ya da 41 ve 42. md'ler altında uluslararası bariş ve güvenliğin korunmasına ilişkin ne tür tavsiyelerde bulunacağına veya hangi tedbirleri alacağına karar verir.
Üçüncü olarak, 41. md ile Güvenlik Konseyi, silahlı kuvvet kullanmayı içermeyen tedbirlerin üye devletler tarafından uygulanmasına karar verebilir. Bunlar kısmen tamamen ekonomik ilişkilerin kesilmesi, demir yolu, deniz yolu, posta, telgraf, radio, ve diğer iletişim ile diplomatik ilişkilerin kesilmesi olabilir. Örneğin soğuk savaş döneminde *1966 Rhodesia'ya karşı alınan tedbirler ve *1977'de Güney Afrika Cumhuriyeti'ne karşı alınan tedbirler. Veya yakın zamanda *Irak, *Yugoslavya, *Liberya, *Sierra Leone, *Iran ve *Kuzey Kore'ye uygulanan ekonomik yaptırım ve ambargolar.
Dördüncü olarak, eğer bu seviyede tedbirler başarısız olursa, bu durumda 42. md altında uluslararası barış ve güvenliğin korunmasını sağlamak için, hava, deniz veya kara güçleri kullanmak suretiyle her türlü gerekli tedbirleri alabilir. Bu tür tedbirler, üye devletlerin hava, deniz ve kara kuvvetlerinin albuka ve diğer operasyonlarım da içerir. Gerçekte bu hükmün lafzen kullanılması 7. Bölüm altında BM ordusunu gerektirdiği için, örneğin bir *Kore savaşı (1950) veya *Irak'a karşı Körfez savaşı (1990), Güvenlik Konseyinin bu madde ile bir veya bir grup devlete yetki vermesiyle olmuştur. Soğuk savaş sonrası uygulamalarında NATO, Afrika Birliği, Amerikan Devletleri Örgütü gibi bölgesel örgüleri de 7. Bölüm uyarınca yetkilendirdiği görülmektedir.
BM daimi ordusunun kurulamaması yüzünden, bu husustaki olağan uygulama uyuşmazlığa taraf olan olan A ve B devletlerini BM Barış Gücü bulundurmaya ikna etmek olurdu. Bu bakımdan banş gücü, *Kıbrıs ve *Kongo gibi ihtilaflarda başarıyla kullanılmıştır.
C. Aşağıdaki olaya ilişkin iki sorudan sadece bir tanesini lütfen yanıtlayınız: (30p)
Sarkadya ve Bogniya komşu devletlerdir. Sarkadya vatandaşlarının nüfusu %80 Sarkadya kökenli ve %20 Bogniya kökenlidir. Bir takım özel yayın kuruluşları ve devletin tv kanalının 'Bogniyalı erkeklerin onurlu Sarkadyah kadınlara bilerek AİDS sıçratmaya çalıştığı haberleri ülkeyi karıştırmış ve iki toplumu karşı karşıya getirmiştir. Sarkadya polisi çıkan olayları şiddet kullanarak bastırmıştır. Ancak, %98'i Sarkadya kökenli olan polis ağır ve orantısız şiddet kullandığı için dış gözlemcilerin tarafından eleştirilmiştir.
Komşu ülke Bogniya vatandaşı, Charlie Sarkadya'da yaşıyan teyzesini ziyarete gitmiştir. Teyzesinin yaşadığı kasabada her yıl nisan ayında düzenlenen ve Sarkadya'mn 18. Yüzyılda Bogniya ordusunu yendiği meydan savaşını anma tören ve yürüyüşü toplumlar arası çatışmalara neden olur. Bu yılda polis güvenlik önlemleri almış ve 50.000 kişinin törenlere gelmesi beklendiği için, Bogniya kökenli vatandaşların evden dışarıya çıkmaması uyarısında bulunmuştur.
Charlie bu uyarının farkında değildir. Teyzesine ekmek almak için fırına gider. O sırada törene katılan bir grup Sarkadya kökenli göstericinin attığı taş başına isabet eder. Yere düştüğünü gören Sarkadya polisi onun Bogniyalı olduğunu fark edince, biber gazı sıkar ve öldüresiye jopla döver. Polis şiddeti ile ağır yaralanan Charlie'ye acıyan bir kız onu devlet hastanesinin acil servisine götürür. Ancak acil servisteki sağlık memurları, "hu AIDS'li Bogniyahyı buraya sokmayın'" diyerek, acil tedavi vermeyi red ederler. Saatler sonra bir özel kliniğe giden Charlie tedavi görür. Ancak tedavinin gecikmesi yüzünden Charlie'de sağırlık
ve bazı başka kalıcı arazlar ortaya çıkar.
Bogniya'ya geri dönen Charlie, Bogniya Hükümetinden Sarkadya'ya karşı nasıl bir iddia ve talepte bulanabileceğine ilişkin yardım ve tavsiye ister. Sarkadya hiç bir uluslararası insan hakları sözleşmesine taraf değildir.
Aşağıdaki hususları dikkate alarak, Bogniya Hükümetine, kendi vatandaşı olan Charlie için Sarkadya'ya karşı uluslararası hukukta devletin sorumluluğu uyarınca geçerli bir iddiada bulunup bulunamayacağı hakkında görüş bildirin.
1. Charlie'nin uğradığı zararlara neden olan fiiler Sarkadya devletine isnat edilebilir mi? Nasıl?
a. Sarkadya kökenli bir göstericinin başına attığı taş bakımından,
b. Sarkadya polisinin biber gazı sıkarak, öldüresiye dövmesi bakımından.
c. Devlet hastanesi acil servis memurlarının tedaviyi reddetmesi bakımından yanıtlayınız.
MODEL CEVAP: Devletin uluslararası sorumluluğunun doğması, kendisine bağlanan yükümlülüğün bazı durumlarda davranışı devlete atfedilebilecek bir kişi veya kişi topluluğu (organı) tarafından ihlal edilmesinin bir sonucudur. [ABD ve İran arasındaki 1980 Tahran 'daki ABD Diplomatik ve Konsolosluk Görevlileri Davasında fiilin isnadı ve yükümlülüğün ihlali olarak haksız fiilin unsurları ortaya konmuştur.] Nitekim 2001 ARSIWA 3. Maddesine göre "bir eylemden veya ihmalden ibaret olan bir davranış, uluslararası hukukta devlete isnat edilebiliyorsa ediyorsa, o devletin bir uluslararası haksız fiili vardır.'* Uygulamada devlet ancak ajanları ve temsilcileri yoluyla davranır. (1923 Polonya'daki Alman Göçmenler Davası) Bu yüzden neyin uluslararası sorumluluğa neden olabileceği meselesinde devletin davranışına bakmak gerekir. Burada iki görüş vardır: biri, bireylerin veya bir grubun eylemlerinin devlete isnat edilmesi: ve diğeri ise, devletin ihmallerinden ötürü ne zaman sorumluluk doğabileceğini tespit için bir ihtimam (özen) standardı üzerinde yoğunlaşmaktır.
Burada Charlie'nin zarara uğramasına sebep olan olaylar bu görüşler altında incelenmelidir:
a.    Sarkadya kökenli bir göstericinin başına attığı taş:
Genel bir prensip olarak: özel hukuk kişileri veya varlıklarının eylemleri uluslararahukukta devlete isnat edilemez.
Bunun istisnası: eylemde bulunan kişi ile devlet arasında gerçekte var olan hususi bir ilişkinin bulunmasıdır. Bu ise iki halde olabilir. (2001 ARSIWA 8. Madde)
a. Özel hukuk kişilerinin devletin talimatları altında haksız fiili işlemiş olmasıdır.
b. Özel hukuk kişilerinin devletin yönlendirmesi (idaresi) veya kontrolü (denetimi) altında davranmasıdır. Burada etkililik prensibinin belirleyici önemi vardır.
Olayımızda asıl zarara neden olan olay bu olmadığı gibi, taş atan sivil gösterici ile Sarkadya arasındaki gerçekte var olan hususi bir ilişki görülmemektedir.
b.     Sarkadya polisinin biber gazı sıkarak, öldüresiye dövmesi:
Genel bir prensip olarak: devlet resmi kapasitesi ile hareket eden kendi yasama, yürütme ve yargı organlarının davranışlarından sorumludur. (2001 ARSIWA 4. Madde) Resmi hükümet organları polis ve silahlı kuvvetleri de kapsar. Gerçekten de, devlet ne kadar düşük mercide görevli ast bile olsa bütün memurlarının resmi eylemlerinden sorumludur. (1871 Moses Davasında Meksika-ABD Talepleri Karma Komisyonu: Yetkili memur veya kişi pro tanto hükümetini temsil eder. Hükümet yetkili olan bütün memur ve kişilerin uluslararası anlamda bir toplamıdır.)
Olayda, Charlie polis şiddeti sonucu ağır yaralanmıştır. Polisin yabancıya zarara neden olan şiddet eylemleri Sarkadya'ya İsnad edilebilir. (Meksika ile ABD arasındaki 1927 Mailen Davasında polisin haksız fiili)
c.    Devlet hastanesi acil servis memurlarının tedaviyi reddetmesi:
Devlet hastanesindeki memurlar tedavi hizmetini kamu görevi olarak resmi kapasitede sundukları farzedilirse, tedavi sunmayı reddetmek ihmal şeklinde haksızlıktır. Devletin bütünlüğü ilkesi uyarınca, devletin bütün organlarının eylem ve ihmalleri, uluslararası sorumluluk bakımından devletin eylem ve ihmalleri olarak görülür.
Böylece acil servis memurlarının Charlie'ye yapması gereken tedaviyi yapmamış olmalarından ötürü ihmalleri Sarkadya'ya isnat edilebilir bir haksız fiildir.
2. Bu arada, Charlie kendisine acıyarak hastaneye götüren Anna'ya aşık olur ve Sarkadya'da evlenirler. Charlie evlilikle Sarkadya vatandaşlığını kazanır. Charlie'nin sonradan çifte vatandaşlık kazanması, Bogniya'nm ileri süreceği diplomatik himaye hakkına ilişkin iddiasını nasıl etkiler?
MODEL CEVAP: Charlie'nin evlilikle vatandaşlığını kazandığı Sarkadya'ya karşı, yine vatandaşı olduğu Bogniya'dan diplomatik himaye istemesi durumunda uygulanacak test 'hakim olan tabiyet* veya etkili tabiyet' prensibidir. Bu prensip ile çifte vatandaşlık halinde, bir devletin diğerine karşı diplomatik himaye ileri sürerek taleplerde bulunup bulunamayacağını tespit edilir. Uluslararası hukuk uygulamasında:
Etkili veya hakim vatandaşlık ilkesi ABD ile İtalya arasındaki 1955 Merge Davasında kabul edilmiştir.
Daha sonra Iran_ABD Talepleri Mahkemesi tarafından 1984 Esphahanian v. Bank Tejarat Davasında uygulanmıştır.
Ancak hakim veya etkili vatandaşlık prensibinin teamül hukuku kuralı olduğunu söylemek mümkün değildir. Buna rağmen, 2006 tarihli Uluslararası Hukuku Komisyonu Diplomatik Himaye Maddelerinin 7. Maddesi, birden çok vatandaşlığa sahip kişinin kendisi için diplomatik himaye talep edecek devletin etkili veya hakim vatandaşlığına hem zarara uğradığı tarihte ve hem de talebin resmen yapıldığı tarihte sahip olmasını arar.
Etkili veya hakim olan vatandaşlığın değerlendirme kıstasları nelerdir?
Burada genel olarak kabul gören kriterler: sadakat bağı, normal ikamet, ekonomik, sosyal, siyasi, toplumsal kriterler ile aile yaşamıdır.
[Ancak vatandaşlığın geleneksel olarak dayandığı iki prensip: anne ve babanın vatandaşlığı ile kazanılan vatandaşlık (jus sanguinis) ve doğumun gerçekleştiği ülkenin devletinin vatandaşlığı (jus soli). Sonradan yapılan bir başvuru ile vatandaşlığın kazanılması ise genellikle belli sürelere tabi ikamet veya evlilik ile olabilir. Bu durumda Nottebohm kararının öngördüğü "gerçek bağ" ilkesi ne derece ilgili olabilir?]
Her halükarda, Charlie 2006 Diplomatik Himaye Maddelerinin 7. Maddesinde öngörülen şartları taşımaktadır:
* zarara uğradığı tarihte sadece diplomatik himaye talep edecek olan Bogniya'mn vatandaşlığına sahip idi ve
* diplomatik himaye talebin resmen yapıldığı tarihte ise Bogniya'yadaki hayatına geri dönmüştür.
Dolayısı ile Charlie'nin çifte vatandaşlığı, Bogniya'nın ileri süreceği diplomatik himaye hakkına ilişkin iddiasını olumsuz etkilemeyecektir.
D. Aşağıdaki iki sorudan sadece bir tanesini lütfen yanıtlayınız: (20p)
1. Ratione personae ve ratione materiae bağışıklık nedir, uygulamasına örnek veriniz.
MODEL CEVAP: Ratione Personae bağışıklıktan, devlet başkanları ve bazı diğer yüksek dereceli resmi görevliler görevdeyken yararlanırlar ve bunların bütün resmi ve kişisel özel eylem ve işlemlerini kapsar. Görevden ayrıldıklarında, bu muafiyet ortadan kalkar. Bu bakımdan ratione personae bağışıklık, söz konusu kişilerin kategorilerini tanımlamak için uygulanır ve uygulandığı kişiler tarafından prima facie iddia edilebilir.
Ratione Materiae bağışıklık ise, konu veya işlevsel bağışıklıktır. Bütün devlet görevlilerini, halen görevde bulunması veya görevden ayrılmış olmasına bağlı olmadan, resmi kapasiteleri ile yapmış oldukları bütün faaliyetleri bakımından yabancı devletin ulusal mahkemesinin yetkisinden korur. Ratione materiae ile, muafiyetin özü veya esası bakımından uygun bir şekilde iddia edilip edilemeyeceğini tespit edilir. Buna göre, ratione materiae bağışıklığın kapsamı, ratione personae'den çok daha geniştir. Çünkü eski devlet başkanları ve eski yüksek düzeyli hükümet görevlilerinin, devletin işlevlerini yerine getirirken ifa ettikleri bütün resmi eylem ve işlemleri içerir.
2. Jure imperii ve jure gestionis eylemler nedir, örneklerle tanımlayınız.
MODEL CEVAP: Başlangıçta devletlerin uygulaması yabancı egemene kendi ulusal mahkemelerinin yetkisinden mutlak bağışıklık tanımak yönünde gelişti. Çünkü ne zaman bir yabancı devlet bir ulusal mahkemede taraf olduğunda itiraz ederse veya davalı olursa, sırf devlet olduğu için mahkemenin yetkisini kullanmasından muafiyet iddia edebilirdi. Bu bağışıklık savunması onun bir yabancı egemen olarak statüsünün taranmasının bir sonucu idi ve artık bu durumda ihtilafın esasına girmek imkanı ortadan kalkardı. Böylece devlet sadece diğer devletlerin ulusal mahkemelerinin yargı yetkisinden mutlak bağışıklığa sahip olmakla kalmaz ama her türlü yargı kararının icra edilmesinden de mutlak bağışıklık iddia edebilirdi. Ancak özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra, uluslararası ticaretin gelişmesi ve ticari ilişkilerin düzenlenmesindeki yapısal değişikler ile bireyin halkanna yönelik kaygılar sınırlı bağışıklık doktrinin gelişmesine yol açtı.
Bu sınırlı bağışıklık doktrini uyarınca artık yabancı devlet ulusal mahkemelerin yetkisinden belli sınıflardaki işlem ve eylemlerinden ötürü bağışıklık iddia edebilir.
Bu da jure imperii ve jure gestionis işlemler arasında bir fark gözetmeyi gerektirir:

Jure imperii  işlemler devletin egemen otoritesini  icra ederken yapmış olduğu resmi nitelikteki kamusal işlemleridir. Bunlar bakımından devletin bağışıklığı vardır.

Jure gestionis ise, devletin yaptığı özel nitelikteki ticari işlemleridir. Bunlar bakımından devlet ülkesel egemenin yetkisine tabidir.