T.C.
ERCİYES ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
2011-2012
Akademik Yılı MİLLETLERARASI KAMU HUKUKU – II:
Bütünleme
Sınav Soruları
26 Haziran 2012, 15:00-16:30
CEVAP ANAHTARI
*** Cevaplanması zorunlu soru:
1.) Açık denizlere kıyısı
bulunan A devletinde ortaya çıkan bir ayaklanma, dış mihrakların karışması ile
iç savaş haline dönmüştür. Komşu devletlerin desteğini alan asiler, A
devletinden ayrılarak, denize kıyısı olan bağımsız B devletini kurmuşlardır. B
devletine aşağıdaki hususlarda ne tavsiye edersiniz?
a) B devletinin deniz
ülkesi nedir, genişliği nasıl belirlenir ve hukuki statüsü nedir? (13p)
Devletin
deniz ülkesi, coğrafi bakımdan bir bütün olan denizin kıyıya bitişik kesimidir.
Devletin deniz ülkesi, kara ülkesinin kıyısından itibaren karasularının dış
sınırına kadar olan deniz kesimlerini içerir. Bu deniz kesimlerine iç sular ve
karasularının yanında, takımada suları ve boğazlar da dahildir.
Devletin
deniz ülkesinin sınırları ve deniz kesimlerinin hukuki statüsü uluslararası
teamül hukuku ile bir dizi andlaşmalar ile oluşturulan rejime tabidir. Bunlar
1958 Cenevre Sözleşmeleridir: Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi, Kıta
Sahanlığı Sözleşmesi, Açık Denizler Sözleşmesi, ve Açık Denizlerde Balıkçılık
ve Canlı Kaynakların Korunmasına dair Sözleşmedir. Cenevre sözleşmeleri, Üçüncü
Deniz Hukuku Konferansı sonunda imzalanan 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ile
yenilenmiştir.
İç
sular, karasularının iç sınırı ile kara ülkesi arasında kalan deniz kesimidir.
Karasularının iç sınırı yani iç suların bittiği yer, ‘esas hat’ ile belirlenir.
Esas hattın berisindeki kara ülkesi kıyısına bakan deniz kesimi iç sular;
ötesinde açık denize doğru uzanan kesimleri ise karasularıdır.
Kara
ülkesi sahillerinin düz olduğu hallerde, esas hat kıyının suların en çok
çekildiği noktasından geçer. Kıyının fazla girintili çıkıntılı ve parçalanmış
olduğu veya kıyının hemen yakınında adalar, sığlıklar veya kayalar bulunduğu
hallerde, kıyının uygun noktalarını birleştiren ‘düz hatlar’ esas alınarak
saptanır.
İç
sular kara ülkesinin deniz ülkesindeki bütünleşmiş uzantısıdır ve hukuki rejimi
devletin kara ülkesine tabidir: devlet kara ülkesinde sahip olduğu tam ve
münhasır egemenliğe sahiptir ve kara ülkesindeki yetkilerini aynı şekilde
kullanır. Bunun tek istisnası, ciddi
tehlike veya zaruret halinde iç sularda sığınma arayan gemilere verilen haktır.
Karasularının
genişliği hususunda 3 milden 200 mile kadar uzanan talepler tartışmalar
yaratmıştır. 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesinde devletlerin kendi karasularının
genişliğini esas hatlardan itibaren 12 deniz miline kadar saptama hakkını kabul
etmiştir. Ancak bu azami genişliktir ve kıyıları yanyana ve karşı karşıya olan
devletler arasında karşılıklı anlaşma ve belli kurallar çerçevesinde
sınırlandırmayı gerektirir.
Sahil
devletinin karasuları üzerinde egemenliği, deniz yatağı, yer altı ve üstü ile
üzerindeki hava sahasına teşmil eder. Ancak sahil devletinin yetkileri tam ve
münhasır değildir, uluslararası teamül hukukunda deniz ulaşımının serbest ve
kesintisiz olması amacıyla, yabancı gemilerin zararsız geçiş hakkına tabidir.
Karasularının bir parçasını oluşturan boğazlardan uluslararası ulaşım
serbestliğini temin edebilmek için ise, bütün gemiler ve uçakların transit
geçiş hakkına sahip olduğu kabul edilir. Transit geçişin zararsız olması şartı
yoktur ama sürekli ve çabuk olması gerekir. Karasularından geçiş, kıyı
devletinin barışına, hukuk düzenine ve güvenliğine halel getirmediği takdirde
zararsızdır. Kıyı devleti zararsız olmayan geçişi ertelemek hakkına sahiptir.
b) B devletinin sahile
yakın açık deniz kesimlerinde öne sürebileceği egemenlik hakları var mıdır, bu
kesimlerin genişliği nasıl belirlenir, ve hukuki statüsü nedir? (13p)
Karasularının
dış sınırının ötesi açık denizlerdir ve açık denizlerin sahile yakın kesimleri
devletin deniz ülkesinin dışında olmasına rağmen, sahil devletinin değişik
dercelerde yetki kullanabileceği bölgelere ayrılmıştır. Bunlar Bitişik Bölge,
Münhasır Ekonomik Bölge ve Kıta Sahanlığıdır.
Bitişik
bölge, karasularına bitişik olan ve sahil devletinin bir takım denetleme
yetkilerini kullanabileceği deniz kesimleridir. Bitişik bölgenin genişliği 1958
Cenevre Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesinde karasularının iç sınırı olan
esas hattan itibaren 12 mil olarak kabul edilmişken, 1982 BM Deniz Hukuku
Sözleşmesi ile bitişik bölgenin genişliğinin 24 mile kadar saptanabileceği
öngörülmüştür. Kıyı devleti kendi iç hukukunda düzenlenen gümrük, maliye, göç
ve sağlık alanlarında denetleme ve cezalandırma yetkilerini kullanmak hakkına
sahiptir. Ancak bu yetkilerini kullanacağına karar vermeli ve ilan etmelidir.
Balıkçılık amaçlı bitişik bölge ihdas edilemez.
Kıta
sahanlığı devletin kara ülkesinin deniz altında süren uzantısı olan deniz
yatağını tanımlayan coğrafi bir terimdir. Kara ile denizin birleştiği noktadan
itibaren açık denize doğru su derinliği kademeli olarak artar ve bir noktada
aniden kıta yamacı ile büyük derinliklerde deniz yatağına ulaşır. Kıta sahanlığındaki
deniz derinliği ortalama 200 metrelik olan bu bölgenin genişliği büyük
faklılıklar gösterebilir. Mesela ABD’nin pasifik kıyılarının bazılarında kıta
sahanlığının genişliği 5 milin altında kalırken, fiilen bütün Kuzey Denizi kıta
sahanlığıdır. Ancak kıta sahanlığı 1950 Kıta Sahanlığı Sözleşmesinde 200 metre
derinliğe kadar olan deniz yatağı ve yeraltı topraklarını ifade ederken; 1982
BM Deniz Hukuku Sözleşmesinde esas hattan itibaren 200 mil genişliğindeki deniz
kesimi olarak tanımlanmıştır ve fevkalade istisnai durumlarda kıta eşiğinin
jeofiziksel sınırının 350 mile kadar çıktığı gözlenebilir.
Kıta
sahanlığı kavramının varlık sebebi, doğal kaynakların araştırılması ve
işletilmesidir. Bu amaçla, kıyı devleti egemen haklar kullanır. Bu haklar
münhasıran kıyı devletine aittir. Kıyı devleti bu haklara egemenliğinin doğal
bir sonucu olarak sahip olduğu için, bu haklarını kullanılması ilan edilmesine
bağlı değildir. Kıyı devleti, madenler ve öteki cansız kaynaklar ile, deniz
yatağı ve toprak altındaki canlı kaynaklar üzerinde haklara sahiptir. Bu
bakımdan kıyı devletinin kıta sahanlığı üzerindeki hakları, ne bunun üzerindeki
suların, ne de bu suların üzerindeki hava sahasının, açık denizler hukuki
statüsünü etkilemez.
Münhasır
ekonomik bölge, karasularının ölçülmeye başlandığı esas hattan itibaren
hesaplanan azami 200 mil genişliğindeki deniz alanlarının deniz yatağı ve toprak
altının ve ayrıca üzerindeki suların canlı olan ve olmayan doğal kaynakları
üzerinde kıyı devletine bazı ekonomik haklar tanınmasını öngören bir kavramdır.
Balıkçılık bölgesi ve açık denizlerde balıkçılık kavramının genişletilmesi
sonucu ortaya çıkmıştır.
Kıyı
devletinin münhasır ekonomik bölgedeki hak ve yetkileri iki türlüdür: i. Canlı
ve cansız doğal kaynakların araştırılması, işletilmesi, korunması ve idaresi
ile diğer ekonomik nitelikteki araştırma ve işletme faaliyetleri üzerinde
egemen haklar; ii. Bu deniz alanları içerisinde ekonomik nitelikte yapay ada, tesis
ve yapıların yapılması, isletmesi ve kullanılması hakkıdır. Ancak bu haklar
kıyı devleti tarafından açıkca kabul ve ilan edilmelidir. Bu haklar ekonomik
nitelik ile sınırlı olmayıp, idari ve yargısal yetkileri de içerir ve
bilimsel araştırma ve çevre koruması amaçlarını da kapsayabilir. Kıyı
devletinin bu haklarının icrası, üçüncü devletlerin münhasır
ekonomik bölgedeki seyrüsefer hakkı ile kablo ve boru döşeme haklarına
halel getirmemelidir. Unutulmaması gereken, kıyı devleti münhasır ekonomik
bölgedeki doğal kaynakların sahibi değil ama koruyucusu ve hamisidir.
c) Açık denizlerin
hukuki rejimi nedir ve B devletinin açık denizlerdeki yetkileri neler olabilir? (13p)
Açık
denizler, bir devletin iç suları, karasuları ve münhasır ekonomik bölgesi veya
takımada devletlerinin takımada suları dışında kalan deniz kesimleridir. Bundan
anlaşılması gereken, su alanlarıdır ve açık denizlerin yatağı ayrı hukuki
düzenlemeye tabidir.
Bu
tanım, açık denizlerin hiç bir devletin egemenliği altında bulunmayan res communis olduğu, egemen yetkilerin
kullanılamayacağı ve bütün devletleri yararlanmasına açık olan deniz alanları şeklinde
görür. Bu yüzden açık denizlerin hukuki rejimi serbestliktir. Açık denizlerin
serbestliği ilkesi uluslararası teamül hukukundan kaynaklanır.
1958
Açık Denizler Sözleşmesi ve 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi, açık denizlerin
serbestliği ilkesininin kapsamını, i. Ulaştırma serbestisi, ii. Avlanma
serbestisi, iii. Denizaltı kablo ve boru döşeme serbestisi, iv. Uçuş
serbestisi, v. Yapay ada ve tesis kurma serbestisi, vi. Bilimsel araştırma
yapma sebestisi olarak saymıştır. Açık denizlerin serbestliği ilkesi, açık
denizlerin barışcıl amaçlarla kullanılması gereği ile sınırlandırılmıştır.
Açık
denizlerin hiç bir devletin egemenliği altında bulunmamasına rağmen, devletler
bazı hallerde idari ve yargısal yetki icra edebilirler: i. kendi uyruğunda
bulunan gemi ve kişiler üzerinde yetki kullanabilirler (bayrak yasası) ve ii.
bazı suçlardan ötürü ve sıcak takip gereği başka devletin uyruğunda bulunan
gemi ve kişiler üzerinde yetki kullanabilirler.
Bayrak
yasasına göre, gemi kayıtlı olduğu devletin münhasır yetkisine tabidir. O
devletin açık denizlerdeki ülke parçası gibi muamele görür. Gemi içerisinde
bulunan kişiler devletin ülkesinde kabul edilir. Gemi kaptanı açık denizlerde
bayrak devleti adına yetki kullanır. Dolayısı ile diğer devletlerin uyruğunda
olmayan gemiye müdahale etmemesi gerekir. Ancak bu kuralın istisnaları vardır:
deniz haydutluğu (korsanlık), köle ticareti, uyuşturucu madde kaçakçılığı ve
izinsiz yayın hallerinde devletler uyruğunda bulunmayan gemilere müdahale
edebilir. Bu müdahale gemiyi ziyaret etmek hakkı ve ilgili evrakları incelemek
hakkını kapsar.
Açık
denizlerde kesintisiz izleme veya sıcak takip ise, devlete yabancı gemi kıyı
devletinin yargısına tabi sularda o devletin yasalarını ihlal ederse, kaçtığı
açık denizde takip edilebilir, durdurulabilir ve koğuşturma amacıyla limana
getirilebilir. Bunun şartları: ihlalin devletin yetkisine tabi deniz ve kara
alanlarda işlenmesi, takibe bu deniz alanlarında başlanması ve kesintisiz
yapılıyor olması, takibin orantılı olması ve takibin bir başka devletin
karasularına kadar yapılabilmesi olarak görülür.
d) A devleti keşif
amacıyla uçuş yapan bir savaş uçağı ile B devleti açıklarında irtibatı
kaybettiğini duyurur. Saatler sonra, B devleti karasularını ihlal eden bir
yabancı nesnenin, hava savunma sistemi tarafından tespit edilerek, kendi
sahilinden 5 mil mesafede düşürüldüğünü ilan eder. Nitekim yapılan aramalar
sonucu, kaybolan uçak B devletinin sahiline 8 mil açıkta karasularının
içerisinde bulunur. Tartışınız. (13p)
Karasuları kıyı devletinin deniz ülkesinin
bir parçası olarak, tam ve münhasır egemenliği altındadır. Karasularının
üzerinde yer alan hava sahası, ulusal hava sahasıdır. Uluslararası hukukta,
ulusal hava sahası üzerinde ülke devletinin tam ve münhasır egemenliği
bulunduğu yerleşmiş bir teamül kaidesidir.
Burada karasularının sınırlandırılması
hususunda bir ihtilaftan bahsedilmemiş olduğu için, A ve B devletleri 1982 BM
Deniz Hukuku Sözleşmesine taraf olmasada, B devletinin karasularının
genişliğinin azami 12 mil olarak saptayabileceğini var saymak mümkündür.
Devlet uçakları (savaş uçakları) bakımından, genel kural, izinsiz
ulusal hava sahasına tecavüz eden savaş uçağına, hiç bir ön uyarı olmadan,
kuvvet kullanılabilir. Bunun bir istisnası olarak, askeri ulaşım (transport)
uçaklarına ön uyarıda bulunmak adettir. Bu husustaki en çarpıcı örnek, ABD U-2
keşif uçağının istihbarat toplamak amacıyla, Sovyet hava sahasını ihlal etmesi
sonucu, Sovyet savaş uçakları tarafından vurularak, düşürülmesidir. ABD, bu
olayda Sovyet hava sahasına istihbarat amaçıyla girmediğini söylemiş ama savaş
uçağının düşürülmesini de protesto etmemiştir.
**Lütfen aşağıdaki üç
sorudan sadece bir tanesini yanıtlayınız:
2.) Bağımsızlığını ilan
eden B devleti, komşusu C devleti ile konsolosluk ilişkileri kurmak ister.
a) B devleti
konsolosluğunun C devleti ülkesinde yararlanabileceği dokunulmazlık ve
ayrıcalıklar nelerdir? (13p)
Konsolosluk
ilişkileri, 1963 Viyana Konsolosluk İlişkileri Sözleşmesi ile
düzenlenmiştir. Bu sözleşmenin bazı hükümleri uluslararası teamül hukukunun
beyanıdır. Buna göre, B devleti konsolosluğunun C devleti ülkesinde
yararlanabileceği dokunulmazlık ve ayrıcalıklar şu temel konulardadır:
i.
Bina ve araç dokunulmazlığı
ii.
Konsolosluk arşiv ve belgelerinin dokunulmazlığı
iii.
Konsolosluğun haberleşme serbestliği
iv.
Konsolosluğun vergi ayrıcalığı
v.
Konsolosluğun gümrük ayrıcalığı
b) Konsolosluk görevlilerinin
yararlanabileceği dokunulmazlık ve ayrıcalıklar nelerdir? (13p)
Konsolosluk görevlileri bazı konularda ve belli
şartlara bağlı olarak dokunulmazlık ve ayrıcalıklara sahiptirler. Ancak bu
dokunulmazlık ve ayrıcalıkların kapsamı diplomatik temsilcilere göre çok daha
sınırlıdır. Çünkü konsoloslukların görevleri gönderen devletin çıkarlarını
korumak ve kollamak kadar, onun vatandaşlarının çıkarlarını korumak ve onlara
yardımcı olmaktır. Dolayısıyla diplomatik ve politik işlevleri sınırlıdır.
Konsolosluk
personeli, konsolosluk memurları, teknik ve idari görevliler, ve hizmetliler
(şöför, güvenlik, kapıcı vs) den oluşur. Konsolosluk memurları, başkonsolos,
konsolos, muavin konsolos ve konsolosluk ajanlarından oluşur. Bu görevlilerin
her biri görevleri ile ilgili olmak şartıyla,
i.
kişi dokunulmazlığı: Bu kişisel
dokunulmazlık diplomasi temsilcilerine göre sınırlıdır.
Konsolosluk
memurları yargılama sırasında tutuklanamaz veya gözaltında tutulamamaz. Bunun
istisnası, ağır ceza davaları veya sözkonusu yargılamayı yapan yetkili
mahkemenin kararının bulunması halidir.
Yine
bu istisnanın dışında, eğer ceza davalarında kesinleşmiş mahkeme kararının
infazı bulunmuyorsa, hapse atılamaz veya kişisel özgürlüğü sınırlanamaz.
Hakkında
dava açılan konsolosluk memuru yetkili makamın önüne çıkmak zorundadır. Ancak
resmi görevi sebebi ile hakkettiği saygı gösterilmeli ve görevlerini gereği
gibiyerine getirebilmesi için asgari rahatsızlık verecek şekilde muamele
edilmelidir. Tutuklanma ve alıkonma durumunda ise, en kısa zamanda dava açılıp
görülmelidir.
ii.
yargı bağışıklığı: Konsolosların
sadece resmi sıfatla ve görevlerinin ifası sırasındaki eylem ve işlemleri için
adli ve idari yargı bağışıklığı kabul edilmiştir. Bunun dışındaki özel
ihtiyaçları için yaptıları akitler bakımından yargı bağışıklıkları yoktur.
Trafik kazası sonucu ortaya çıkan haksız fiillerden doğan tazminat davalarında bağışıklıkları
yoktur.
Adli
ve idari davalarda tanıklıklarına başvurulabilir. Ama bunu isterlerse,
konutlarında veya yazılı olarak yapabilirler. Herhalükarda, ifadeleri alınmak
üzere zor kullanılamaz. Konsolosluk görevleri ile ilgili konularda tanıklık
yapmak zorlanamazlar.
iii.
vergi ve gümrük dokunulmazlığına
sahiptir.
c) Konsolosluk
mensuplarının aileleri için sözkonusu olabilecek ayrıcalık ve kolaylıklar
nelerdir? (13p)
Konsolosluk
memurları ile idari ve teknik personelin aile mensupları kabul eden devlette
harç, resim ve vergi muafiyetine sahiptir.
Konsolosluk
memurları ile idari ve teknik personelin aile mensupları kabul eden devlette
resmi veya kişisel eşyaları için gümrük vergisinden muaftır.
Konsolosluk
memurları ile idari ve teknik personelin aile mensupları kabul eden devlette kayıt
ve oturma izni almaktan muaftır.
Konsolosluk
memurları ile idari ve teknik personelin aile mensupları kabul eden devletin
sosyal sigorta rejimine tabi değildir.
d) Muavin konsolos Jim,
rüşvet karşılığı vize verdiği iddiası ile C devleti tarafından cezai kovuşturma
yapılırken gözaltına alınabilirmi? Tartışınız (13p)
Hayır,
gözaltına alınamaz. Çünkü muavin konsolos Jim’in, kabul eden devletin cezai
yargı yetkisinden bağışıklığı ratione materiae dir, yani
konsolosluk işlevlerini yerine getirirken yaptığı resmi eylem ve işlemleri ile
sınırlıdır. Vize vermek bir konsolosluk işlevidir. Gönderen devletin bu resmi işlevinin
yerine getirilmesinde rüşvet suçunun işlenmesi cezai yargı bağışıklığı
içerisindedir. Ancak her zaman kabul eden devlet tarafından hiç bir gerekce
göstermeksizin istenmeyen adam (persona non grata) ilan edilerek, sınır dışı
edilebilir.
3.) "Soykırım suçu,
suçların en büyüğüdür." Schabas W.A., Genocide in International Law: The Crimes of
Crimes, Cambridge: Cambridge University Press, 2000.
a) Soykırım bir
uluslararası suç olarak nasıl ortaya çıkmıştır? (13p)
Soykırımın
uluslararası bir suç olarak tanımlanması, İkinci Dünya Savaşı sırasında
yahudilere karşı soykırım olarak nitelendirilen “holocaust” eylemine karşı ortaya çıkmıştır. Ulusal veya etnik
gurupların, yok edilmesi amacıyla, kat’ledilmesi 20.yüzyılda yeni ortaya çıkan
bir durum değildi. Ancak terim olarak ilk kez, - Genocide ya da Jenosid =
Soykırım – Polonya yahudisi olan Raphael Lemkin adlı bir hukukçu tarafından
yazılan kitapta kullanılmış ve BM yolu ile , İkinci Dünya Savaşından hemen
sonra uluslararası litarütüre geçmiştir.
Her
ne kadar Nüremberg Uluslararası Askeri Mahkemesinde yargılanan Alman Nazi
sanıklarınarına karşı ‘kasten ve sistematik soykırım’ suçu isnat edilmiş ise
de, soykırım bir suç olarak Nüremberg Mahkemesinin yetkisi içerisinde
olmamıştır. Bu yüzden de, Nüremberg kararlarında soykırım suçundan bahsedilmez.
Tokyo Uluslararası Ceza Mahkemesinde de soykırım ayrı bir suç olarak
tartışılmamıştır.
Soykırım
1946 tarihli BM Genel Kurulunun 96 sayılı Kararı ile ilk kez bağımsız bir suç
olarak kabul edilmiştir. Bu karar doğrultusunda, BM Genel Kuruluna bağlı olan
6’ıncı Komite (Hukuk Komitesi) tarafından bir Soykırım Andlaşması
hazırlanmıştır. Soykırım Suçunun
Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi 1948 yılında kabul edilmiş ve 1951
yılında yürürlüğe girmiştir. 1948’de Polonya’da bir ceza mahkemesi Alman Savaş
suçlusu Hoess davasında ve Nüremberg’de Amerikan Askeri Ceza Mahkemesi Greifelt
davasında ilk kez soykırım suçunu tartışmışlardır. 1961 yılında İsrail Bölge
Ceza Mahkemesi Eichmann davasında yargılama konusu olmuştur.
BM
Genel Kurulu kararı ilk kez 1982 yılında İsrail’in yönetimindeki Lübnan
Hristiyan Falanjist askerlerinin Sabra ve Shatila mülteci kamplarında
Filistinli mültecileri kat’letmesini soykırım suçu olarak nitelendirmiştir.
Soykırım
suçunun uluslararası hukuk alanında yargılanabilmesi ise, ancak Yugoslavya
Uluslararası Ceza Mahkemesi (1993) ve Rwanda Uluslararası Ceza Mahkemesinin
(1994) kurulması ve bu mahkemelerin statülerinde yer almasıyla mümkün olmuştur.
Nitekim, Jean-Paul Akayesu (Rwandalı belediye başkanı) Akayesu Davasında ve
Rwanda Eski Başbakanı Jean Kambanda 1998’de tarihte ilk defa soykırım suçundan
hüküm giymişlerdir. 2001 yılında ise, Sırp General Radislav Krstic Yugoslavya
Uluslararası Ceza Mahkemesinde Srebrenica’da Bosnalı müslümanların
kat’ledilmesinden ötürü soykırım suçundan mahküm olmuştur.
Uluslararası
Ceza Mahkemesinin Roma Statüsünde soykırım, dört uluslararası suçtan biri
olarak belirtilmiştir.
b) Soykırım suçunu,
insanlığa karşı işlenen suçlardan ayıran nedir? (13p)
Soykırım
geleneksel olarak insanlığa karşı işlenen suçlar arasında görülmüştür. Nitekim
Nüremberg davalarında sanıklara karşı yöneltilen savaş suçları ve insanlığa
karşı suçların bazısı soykırıma dayanmıştır.
1948
Soykırım Suçunun Önlenmesi ve
Cezalandırılması Sözleşmesi soykırımın savaş sırasında olduğu gibi barış
zamanında da işlenebileceğini öngörmüştür. Ayrıca insanlığa karşı işlenen
suçlar ile silahlı çatışma arasındaki ilgi de artık ortadan kalkmıştır.
Böylece, insanlığa karşı işlenen suçların barış zamanında işlenmesi de
mümkündür. Bu haliyle, aslında soykırım tipik bir insanlığa karşı işlenen suç
kimliğinde görünür.
Soykırım
suçunu bir zaman içerisinde yer aldığı insanlığa karşı işlenen suçlardan ayıran
temel fark, soykırım suçunun içerisinde bulunan en temel unsur olan bir grubun tamamen veya kısmen ortadan
kaldırılması niyetidir. Soykırımda hukuken korunan menfaat, insanlığa karşı
işlenen suçlara göre çok daha dardır. Bu bakımdan soykırıma karşı olan hukuk,
belli bir gurubun yaşama hakkını ve insanlığın çeşitliliğini koruma amacı
güder. İnsanlığa karşı işlenen suçlar bakımından ise, tanımlanan gurubun yok
edilmesinden çok ayırımcılığa uğratılmaması söz konusudur.
İnsanlığa
karşı işlenen suçlardan farklı olarak, soykırım suçu belli bir çapta veya
derece işlenme lüzumunu içermez. Oysa bu tür bir objektif gereklilik, insanlığa
karşı işlenen suçlar için, sivilllere karşı yöneltilen saldırıların “yaygın
veya sistematik” olması; savaş suçları için ise, bir silahlı çatışma sırasında
işlenmesidir. Böylece bu son iki suç bakımından aranan unsurlar, sivillerin
içerisinde bulunduğu tehlike halinin yaygınlığı ve yoğunluğunun (ağırlığı)
objektif olarak mevcut olmasıdır. Bunun aksine, soykırım suçunun ağırlığı bu tür
maddi bir durumsal unsura değil ama subjektif unsura bağlıdır. O da, ulusal,
etnik, ırksal veya dini bir gurubun tamamen veya kısmen imha edilmesi niyetinin
(subjektif mens rea) bulunmasıdır.
c) Soykırım suçunun
maddi unsuru (Actus Reus) nedir? (13p)
Roma
Statüsünün 6. Maddesi ve Soykırım Sözleşmesinin II Maddesi, soykırımı, ulusal,
etnik, ırksal ya da dinsel grupları bu haliyle yok etmek kastıyla işlenen beş
eylem olarak tanımlamaktadır. Bu beş eylem şunlardır:
i. grup üyelerini öldürme;
ii. grup üyelerinde ciddi fiziksel ya da zihinsel zarara sebep olma;
iii. grubun, yok edilmesi sonucunu doğuracak yaşam koşullarına kasten tabi tutulması;
iv. grup içindeki doğumları önleme;
v. çocukları bulundukları gruptan diğer bir gruba zorla nakletme.
i. grup üyelerini öldürme;
ii. grup üyelerinde ciddi fiziksel ya da zihinsel zarara sebep olma;
iii. grubun, yok edilmesi sonucunu doğuracak yaşam koşullarına kasten tabi tutulması;
iv. grup içindeki doğumları önleme;
v. çocukları bulundukları gruptan diğer bir gruba zorla nakletme.
Uluslararası
Ceza Mahkemesi Statüsüne eklenen Suçların Unsurları, soykırım olabilmesi için
ilgili eyleminin guruba karşı yöneltilen benzeri davranışların oluşturduğu açık,
belirgin kalıpları içerisinde bulunması veya eylemin kendisinin bu tür imha
sonucunu etkilemesi gerektiğini öngörmüştür. Ancak bunun ek şartın teamüli
değeri tartışmalıdır.
d) Soykırım suçunun
psikolojik unsuru (Mens Rea) nedir? (13p)
Soykırımı, diğer bütün suçlardan ayıranın dolus
specialis ya da ‘özel kast’ın
varlığıdır. Soykırımı, insanlığa karşı suçlardan ve savaş suçlarından ayıran,
eylemin, ister adam öldürme isterse de Roma Statüsünün 6. Maddesinde düzenlenen
diğer dört eylemden birisi olsun, ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel grubu bu
haliyle tamamen ya da kısmen yok etme özel kastı ile işlenmesi gerektiğidir.
Failin kastı, grubu ‘yok etmek’ olmak zorundadır.
Yok etme şekilleri üç kategori içerisinde gruplandırılabilir: fiziksel,
biyolojik ve kültürel. Ancak kültürel soykırım, soykırım suçunu oluşturmaz. Kültürel
soykırım delilinin bulunması, sadece fiziksel soykırım işleme kastının önemli
bir göstergesi olabilir.
Soykırımın sadece
kasti bir unsur değil, aynı zamanda da bir saik/motif gerektirdiği öne
sürülmüştür. Doğrudan ve dolaylı kast ile saik/motif kavramları özdeş değildir.
Soykırım suçunun doğrudan kasıt ile işlemesi gerekir. Dolaylı kasıt yeterli
olmadığı gibi, saik/motif (hırs/aç gözlülük, kıskançlık, kin/nefret) bulunması
gerekmez.
4.) Uluslararası Hukukta
insan haklarının tamamen veya kısmen uluslararası teamül haline geldiği
hususunda bir tartışma vardır. Amerikan Hukuk Enstitüsü tarafından hazırlanan Amerika Birleşik Devletleri'nin Dış
İlişkiler (Üçüncü) Yeniden Beyanı, inter
alia, aşağıda sayılan eylemlerin, eğer bir devlet politikası olarak
uygulanır, teşvik veya tasvip edilirse, uluslararası (teamül) hukukun ihlali
anlamına geleceğini öngörmüştür:
* soykırım
* kölelik ve köle ticareti
* cinayet veya bireylerin ortadan kaybolması (yaşam hakkı)
* işkence ve diğer zalimce, insanlık dışı veya küçültücü muamele ya da cezalandırma
* uzun süreli keyfi alıkoyma (tutuklama)
* sistematik ırksal ayırımcılık
* soykırım
* kölelik ve köle ticareti
* cinayet veya bireylerin ortadan kaybolması (yaşam hakkı)
* işkence ve diğer zalimce, insanlık dışı veya küçültücü muamele ya da cezalandırma
* uzun süreli keyfi alıkoyma (tutuklama)
* sistematik ırksal ayırımcılık
a) Bu temel hakların
korunduğu evrensel insan hakları sözleşmeleri nelerdir?
b) Eğer varsa, bu
sözleşmelere uyulmasını gözeten komiteler nasıl çalışır?
c) Hangi insan hakları
amir (buyruk) kural, jus cogens
sayılabilir, neden?
d) Kadın ve erkek
arasında cinsel ayırım yasağı uluslararası insan hakları teamül kuralı mıdır?
Tartışınız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder